Home
Video
Uçak hobilerimiz
Müzik dinle
Eğlence ve Oyun
Çeşitli konular
Dünya
Türkiye
Magazin
Ekonomi
Otomobiller
Toplum ve Yaşam
Kültür
Sanat
Bilim ve teknoloji
Kanser Nedir
DNA Sırları
Enerji ve Atomlar
Gezegenler
Evren ve Biz
Galaksiler
Maymun Teorisi
Elmas Taşı
Dev kamyonlar
Nükleer Enerji
Atom Nedir?
Telefon ve Radyo
Site hakkında
Bize ulaşmak
Konuk defteri
      

 

 

 

 

 

15 Milyar senenin meyvesi... kainat    

Kozmolojinin son yüzyıl içinde kaydettiği gelişmeler, maddenin ezeliyeti fikrini tarihe gömdü, böylece din ile felsefe arasında süregelen bir mücadele modern ilimler hakemliği ile neticeye bağlanmış oldu, bu mücadele de haklı tarafın daha önceden belli olmadığını yada mücadelenin felsefe lehine seyrederken son asırda din lehine döndüğünü kastetmiyoruz, maddenin ilk hareketi yani başlangıcı tarihin hiçbir devrinde gerçerli bir delille desteklenmemiştir, bu iddia mücerret birtakım felsefi münakaşalara konu teşkil etmiş, çünkü daima karşı taraf aksi yönde delil göstermeye mecbur bırakılmış, gösterilen deliller de felsefenin kendisine has hileleriyle görmezlikten gelinmiş, veya örtbas edilmiştir, bugün ki manzaranın geçmiştekinden farkı, evrenin bir başlangıca dayandığı hakikatinin herhangi bir kuşkuya neden olmayacak kadar aşikar ve gözle görülen maddi delillere dayandırılmış olmasından ileri gelmektedir.

Tabi bu neticeye kolayca, ve birden varılmamıştır, yüzyıllar boyunca binlerce ilim adamının ömürlerini dolduran çalışmaları bir birine eklenmiş, elde edilen neticeler de bir takım süzgeçlerden geçerek hatalarla elenmiş sayısız ip uçları birleştirilerek kainatın bugün ki tablosu ve mazisi kısmen açıklanabilmiştir, yinede bu tablo evreni bir başlangıca dayandırmaktan ürkenlerin hayal güçlerini işletmekten alıkoymuş değildir, hala maddenin ezeliyetinden bahseden tek tük modeller ortaya atılabilmektedir, şu kadar ki, bu modeller artık eskisi gibi şiddetle müdafa edilemiyor, buna mukabil tanımlama aslında ezeliyetten tesadüfiyet iddiasına kaymıştır, Evrenin, yani o büyük patlamanın öncesi olmadığını teslim etmek mecburiyetinde kalanlar bu defa içinde yaşadığımız alemin yokluktan tesadüfen ortaya çıktığı ve tesadüfen bu hali alarak işlemeye başladığı iddiasında teselli arayabilmektedirler, ne var ki, evrenin bir tesadüf eseri ortaya çıktığı aslında vakti çoktan geçmiş kuru bir iddiadır...

Bu iddia farz edelim 15 milyar sene önce ortaya atılsaydı mazur karşılanabilirdi, kainatın istikbalde alacağı şekilden habersiz bir yabancı kainat mayasının bundan 15 milyar sene önce bir hamur gibi açılıp etrafa yayılmasına ne mana verirdi, fakat ilk yaratılış anından itibaren hiçbir hadisenin manasız şekilde cereyan etmediğini, manasızlık bir yana, her adım istikbaldeki büyük bir hedefe doğru dikkatli ve planlı bir şekilde atılmış bu büyük hedeften önceki ara merhalelerde yine aynı hassasiyetle tayin edilerek gerçekleştirilmiştir. Zerre kadar dengesizliğe tahamülü olmayan bir alemde yaşıyoruz, elektromanyetik kuvvetin milyar kere milyar kere milyarda bir nisbetindeki dengesizliğin ne manaya geldiğini bazen dogal afetlerde, yıldız kaymalarında görüyoruz, bazı hastalıklarda da aynı şey söz konusudur... çekim kuvvetinin karşısında gezegenlerin yıldızların ve galaksilerin kendi hareketleri çıkarılmamış olsaydı, yıldızlar galaksi merkezlerine düşerdi, dolaysıyla Galaksiler başlangıçtaki kozmik çorbada haşlanırdı...

Çekim kuvvetinin kendi şiddetindeki çok hafif bir değişme halinde ise, ya bu kuvvet yıldızları meydana getirmeye yetmezdi, yada şiddeti yüzünden süpernovaların meydana gelmesine imkan vermezdi. Süpernova yokluğunda da ağır elementler uzaya yayılma imkanı bulamaz... bu elementlerden dünya kurulup üzerinde hayat ortaya çıkmazdı, diğer taraftan elektromanyetik kuvvetin karşısına nükleer kuvvet çıkarılmasaydı, iki proton bir arada barınamaz ve kainatta hidrojen'den başka bir element bulunamazdı... meydan, sadece nükleer kuvvete kalsaydı bu defa da yıldızların semada kibrit alevi gibi yanıp sönmesi bir olurudu, buna karşılık zayıf kuvvetteki çok küçük bir şiddet farkı halinde ya priyodik tablo sadece hidrojenden ibaret kalır, ya da "Big Bang" dediğimiz büyük patlamayı takiben bütün atom çekirdekleri helyuma dönüşür ve güneşimiz cinsinden yıldızların yakıtı daha işin başında tüketilmiş olurdu... bunun başka izahatı mümkün olabilir mi... kainatta enerji dengeleri kesinlikle tesadüflere bırakılmamıştır...herşeyin birbirine muhtaç olduğu bu alemde düzen giriftliğine rağmen öyle hassas şekilde ayarlanmıştır ki... insan aklı hariç.. evrenin hiçbir yerinde dengesizlik eseri görmek mümkün değildir.

Bu dengenin kurulmasında rol alan kuvvetleri maddenin temel özelliği deyip geçiştiremeyiz... gerçekte bu kuvvetlere maddenin özelliği deyişimizin sebebi, onları maddenin özelliği olarak müşahede etmemizdir, yoksa bu kuvvetlerin var olmasını gerektiren bir sebep bulmamız mümkün değildir... daha doğrusu madde gibi kuvvetlerinde varlığı ile yokluğu bizim nazarımızda müşavirdir, dolaysıyla her iki kuvvetin şiddeti, sıfırdan sonsuza kadar uzanan sınırsız ihtimallerden sadece bir ihtimaldir, yani bir irade neticesi olmaksızın herhangi bir kuvvetin meydana gelmesi ve bir hikmet neticesi olmaksızın gereken şiddete kavuşması imkansızdır.Çok az muhtemel değil, gerçek manası ve matematik ifadesiyle imkansız bu... aklın ve ilmin önündeki tek yol, bu kuvvetlerin yaradanın iradesi ile var olan yine onun hikmeti ile fevkalede hassas bir denge içinde ayarlanmış olduğunu kabul etmekten ibarettir... Bu neticeye sadece hadiseyi başka türlü izah edemediğimiz için değil, bu şekilde izah edebildiğimiz için varıyoruz.... kainatın her hangi bir modele bakılarak inşaa edilmediğini tekrar hatırlatalım... daha doğrusu evren başkalarından kopya alınarak inşaa edilmemiştir... yada bir taklitin eseri değildir... zeka sahibi yegane maddi varlık olan insan, binlerce yıllık medeniyetin sağladığı imkanlara rağmen tabiattaki modelleri örnek almak ve zaten işlemekte olan kanunlardan istifade etmek suretiyle ancak birşeyler yapabilmektedir.

Bu iki imkanı elinden aldığınız zaman, ortada insan medeniyeti kalmaz, evrenin en muhteşem eseri olan insan beyni hiçbir işe yaramaz hele gelir, oysa evrenin başlangıcında ne model vardı ne de kanun... dunya yoktu, güneş yoktu, elektrik yoktu, ışık yoktu, çekim kuvveti yoktu... nükleer kuvvet yoktu, zayıf kuvvet yada açısal momentum yoktu... uzay... zaman... kainat... varlık, yokluk, hayat, ölüm, kanun, ölçü, hesap, denge, bütün bu varlıkların ve mefhumların yok olduğu bir zamanda aslında zamandan da bahsedemeyiz çünkü, o zaman... zaman da yoktu... sadece tesadüf denen şuursuz bir mefhumun var olup bunları yokluktan varlık alemine çıkardığını düşünebilmek ne kadar gariptir... Tesadüfün bundan sonra herşeyi en ince detaylarına varıncaya kadar planlanmışcasına bütün evren üzerinde hakimiyetini devam ettirerek bugün sükünetle içersinde yaşadığımız dünyayı güneşleri, nefes kesen manzaraları, milyonlarca tür bitkileri ve hayvanları meydana getirmiş olabileceğine inanmamak ise çok daha garip ve utanç vericidir... hani bir heykel tıraşın çalişmasını sonuna kadar takip eden çocuk nihayet dayanamayıp sormuş... peki taşın içinde adam olduğunu nereden biliyordun... o adam taşın içinde değil heykeltraşın zihnindedir... evrende maddenin yada enerjinin içinde değil yaradanın taktirinde şekillenmiş, onun kudretiyle vucut bulmuş, ve onun hikmetiyle bugünki düzenine kavuşmuştur...

Evrenin başlangıcın hakkındaki görüşlerimizi yürütürken bugün ki halini ve bilhassa dünyamızı göz önünde tutmamız başlangıç ve neticeyi bir arada mütala etmemiz gerekir, 15 milyar sene öncesinin atomları, bugün yıldızlar, gezegenler, dağlar, denizler, ağaçlar, meyveler, çiçekler, kuşlar, balıklar, insanlar halini almıştır, evrim süreçleri bir canlıdan diğer canlılar çıkarmıştır daha doğrusu yaratmıştır bunda yaradanın takdiri olmadan yerinden bir yaprak kıpırdayamaz... yer çekimi, hava akımları, rüzgar, besinler, olmadan o yaprağın şekil alması mümkün değildir, bu yaratıklardan bir tanesinin vücudunda iç içe girmiş sayısız karmaşık düzenler birbirleriyle uyum içerisine girmiştir. Biğ Bang, büyük patlama ile kainatın bugünki manzarası arasında münasebetler o kadar girift, hassas ve göz kamaştırıcı hale gelmiştir ki, ölü atomlardan hayat, hayattan ise insan neticesini vermek üzere yaratıldığını, üstelik birde duygularımızı, ruhumuzu, bugün ki bilgilerimizi yok saymak, inkar etmek mümkün değildir...

Bütün bunlar bir tesadüfler zincirine bırakılamaz... kokladığımız bir çiçekte, cıvıltısını zevkle dinlediğimiz bir kuşun ses tellerinde yer alan atom parçacıkları... o büyük patlamanın ilk saniyelerinden bugüne kadar gelen kozmik parçacıklardan başkası değildir... bu kadarı bir atom içindeki kainatın ve dünyanın projesinin saklı olduğunu teşhis etmekte güçlük çekmiyoruz... ancak bir atom içindeki kainat projesini yaradanın "Hafız" isminin tecellisi olarak teşhis etmemeye hangi mazeret düşünülebilir?.. insansız kainat ne mana eder ki... gerçektende 100 milyar galaksi içinde bir toz parçası kadar yeri olamayan bir dünyanın üzerinde yaşıyoruz... o toz parçası kadar küçük dünyanın içinde insanlar günlük işlerinde bile maksat ve mana ararken... kainatın tamamının maksatsız olduğunu iddia etmek gerçekten akıl işi değilidir. Big Bang'den atomlara, atomlardan galaksilere ve galaksilerden nihayet dünyamıza kadar uzanan mucizeler silsilesinin en sonunda hayat mucizesini görüyoruz, kainatın geçirdiği tekamüller hep hayat hedefine müteveccihtir, hayat ancak insanda en üstün seviyesine ulaşabilir... semasında sobası ve kendileri yakılmış yer altında tuzdan uranyum kaynaklarına kadar bütün ihtiyaçları depo edilmiş her köşesi milyonlarca tür bitki ve hayvanla şenlendirilmiş bu dünyaya herşeyden hebersizce gözünü açan insanoğlu kainatın 15 milyar senedir beklediği misafirden başkası değildir.

Biz aziz misafire ne oluyor ki, bütün bu hazırlıkları tesadüfe havale ediyor, kendisini bir zigottan yaratıp en güzel şekli veren ve hayatın bütün lezzetlerini ona sunan ve bir vucuda kavuşturan dünyaya gelir gelmez ağzına bembeyaz anne sütünü akıtan ve ömrü boyunca onu şefkatle himaye eden kerem Rabbine karşı insanın bu kadar direnmesi acaba neden?... her tabloda ressamın imzasını arayan santsever insanı, yıldızlarla süslenmiş gökyüzünde Rahman'ın cemal tecellilerini görmekten alıkoyan var mı...hayata müştak olan bu varlığın ölümden sonra hayat ve saadet vaad eden rahmet sahibinden yüz çevirip kendisini yokluk azaplarına mahkum etmesinin sebebi ne?... hepsinin tek cevabı var... gurur... mahlukat karşısındaki mevkiinden ve Rabbinin verdiği zeka ve ilimle eriştiği başarılarından başı dönen insan, kainatı kudret elinde tutan yaratıcısına teslim olmayı nefsine yediremiyor... insan bir kere gururun pençesine düşmeye görsün... mülkü Allah'a vermemek için kainat dolusu maddeye taksim eder veya mutlak ilim ve kudret sahibi bir mefhum tavsir eder de adına Allah demez tesadüf der...

Kendisinden yukarıdaki kudret sahibine secde etmez de, kendisinden aşağıdaki sonsuzların önüne eğilir... bu mu'dur 15 milyar senelik kainatın neticesi?... sanatın değerini anlamadan sanatkarın değerini büyüklüğünü anlamak mümkün değildir, yaratanın yüceliğini onun eserlerini tanımak suretiyle bir nebze olsun takdir edebiliyoruz, bir defa yokluktan hiçbir zaman mutlak yokluk şeklinde bir manayı kastetmenin mümkün olmadığını hemen belirtelim... yoktan var etmenin şümulü son derece geniştir, bilhassa canlı varlıklar arasında bunun tecellilerini her an sayısız şekillerde müşahede edebiliriz, yeni doğan bir bebeğin parmak izine, genetik kodlarından ruhi karekterine, pek çok vasfı daha önce hiçbir yaratıkta mevcut olmayan bir varlık arz eder, her bir hayvan yavrusu için herbir çiçek ve ağaç için hatta bir mevsimdeki değişiklik halleri için dahi bu kanunu teşmil edebiliriz, yeryüzünde bütün şekli ve şemaliyle birbirinin tıpa tıp aynı olan iki ağaç gösterebilirmisiniz, her canlı kainat yaratıcısı tarafından kendisi için takdir edilen hususi bir şekil ve sima ile hayata gözünü açmaktadır, bu şekiller ve simalar başka bir yerden alınmadığına ve doğrudan doğruya ilahi ilim dairesinden maddi vücut dairesine çıktığına göre, yoktan var etme şümulü içinde incelenmeleri gerekir... bizim bahsimize konu olan maddenin yoktan var edilmesi ise canlı ve cansız kainatın vücuduna temel teşkil eden elementlerin ve bu elementleri meydana getiren atom parçacıklarının yoktan var edilişidir.

Tamam, bu safha başlamıştır... bir kere kainatın başlangıcında bugünki kainatı teşkil edecek olan madde ve enerjinin yaratılmış bulunduğunu ve o saniyeden itibaren kainatta madde ve enerji tolamının her an aynı kaldığını biliyoruz... bu durum enerjinin korunması prensibi ve kainattaki her çeşit enerji toplamının kütle dahil sabit olduğunu bildirmektedir, bu kanun madde yoktan var, vardan yok edilmez şeklindeki kütlenin korunması prensibinin yerini almış ve maddenin yok veya var edebileceğini ortaya koymuştur, madde yok edilmeseydi biz olmazdık, çünkü güneşte bütün yıldızlarda enerji dağılımı maddenin termonükleer reaksiyonlarla yok edilmesi esasına dayanmaktadır, bizim etrafımızda aslında her an radyoaktivite yoluyla madde yok olup gitmektedir, diğer yandan atmosferin üst kısımlarında kozmik ışınlar arsında tespit edilen antimadde parçacıkları süpernova gibi son derece şiddetli olaylarda bazı atom parçacıklarının ortaya çıktığını hatta parçacıkların çarpışmalar sonuncu gama ışınına dönüşen bir kısım enerjilerden yeni çarpışmalar la parçacıklar meydana geldiğini göstermektedir.

Kainatın ilk yaratılış anında hadiselerin sürati de bizi şaşırtmaktadır, saniyenin yüzdebinde biri kadar bir zaman diliminde aslında çok şeyler olup bitmiştir, yoktan yaratılış ilk saniyelere dayalı kalmamıştır, kainatın şu andaki yaşına karşılık bu birkaç saniye bizim günümüzde son derece önemsiz bir zaman dilimi olarak gözüktüğü içindir ki, neden yoktan var oluş bu ilk saniyelerden sonra devam etmedi... şeklindeki sualler zihnimizi meşgul edebilmektedir...bu suallerin altında yatan kainatta kendi bakış açımızdan bakma alışkanlığından kaynaklanmaktadır... başka birşey değildir... eğer güneşe dünyadan bakarsak güneşin bizim etrafımızda döndüğünü görürüz dünyanın güneş etrafında dödüğünü görebilmek için ise, nazarlarımızı güneş sisteminin dışına çıkarmamız gerekir.Bizden çok uzaklarda bir galaksi tayfasını incelediğimiz zaman bu galaksinin bizden uzaklaşmakta olduğu neticesine varırız, ama aynı gözlemleri o galaksiden yapan bir bakışı da tamamen ters bir neticeye bizim

ondan uzaklaştığımız sonucuna varır, gerçekte biz ondan veya o bizden uzaklaşabileceği gibi ikimizde birbirimizden uzaklaşabiliriz, veya her iki galakside yerinde duruyor sadece aradaki feza genişliyor olabilir... doğru olan izah ta bu sonuncusudur...Kainat çapındaki hadiselerde herşey böylece bir izafiyet perdesine bürünmektedir, zaman konusunda da durum böyledir, bir yıldızın yaşı bize göre çok uzun sayılabilir ama güneş samanyolu merkezi etrafında bir turu tamamlaması için geçen zamanı kozmik seneyi ölçü olarak alırsak bu sefer bir senenin uzunluğu bizim ölçümüzle 250 milyon seneye çıkar, bizim zamanımızda 10 milyar sene yaşayacağı hesaplanan güneşin ömrü de bu defa 40 seneye tekamül eder... küçük zaman birimlerinde manzara bundan farklı değildir, saniyenin yüzbinde biri kadar bir zaman dilimi belki bize yok denekcek kadar kısa gelebilir fakat bu zaman dilimi icinde atom seviyesinde korkunç olaylar olup bitmektedir...

Küçülüp, küçülüp de bir foton parçacığının üzerine bindiğimizi ve ışık hızıyla yol aldığımızın farz edelim, karşımıza çıkan bir atomun yanından geçişimiz için gereken zamanı bir saniyenin yüzbinde biri kadar bir zaman dilimi bu taktirde 3 milyon sene olur çıkar... nitekim bu zaman parçası icinde bir amonyak molekülündeki hidrojen atomları ortadaki azot atomunun yanından yüzbin defa gelip geçer... yine aynı zaman parçası içinde ... hiperon adını verdiğimiz parçacıklardan yüzbin tanesi peş peşe doğup ölebilir, bir insan ömrüne nispetle 5 milyon sene ne ise, bir hiperona göre yüzbinde bir saniye de o dur...görülüyor ki hadiseler bir hakikate dayanmakta... fakat bu hadiselerin tezahür şekli bizim bakış açımıza göre değişiklik arz etmektedir, bu değişikliklerin sebebi de bizim imkan ve kabiliyetimizin sınırlı olmasından başka birşey değildir. Eğer bu sınırlamaların üzerine çıkabilsek de, mesela birde şu kainatı avucumuza alacak kadar büyüyebilseydik... belkide kainat bize kaya parçası olarak gözükecekti, bir kaya parçasındaki atomlar içinde bulunan boşluk, yıldızlar arasındaki boşluktan çok farklı değildir... işte Cenabı Hakkın isimlerinden tecellileri üzerinde muhakeme yürütürken kendi imkan ve kabiliyetimizin son derece sınırlı olduğunu, yaratan için ise böyle sınırlandırmaların bahis mevzuu olmadığını hatırdan uzak tutmamak gerekir.

Yüce yaratan mekandan münezzeh olduğu gibi elbette zamandan da münezzehtir, bir saniye bir sene, bir milyar sene, veya önce ve sonra gibi kayıtlar sadece biz yaratılanlar icin vardır, Cenabı Hak'kın ezel sıfatı ise zaman şeridine mazi tarafından değil yukarıdan bakmakta ve maziyi hali ve istikbali bir arada görmektedir... yoksa kainatın yaşı olarak tahmin edilen 15 milyar senenin daha gerisinde bir nokta tassavur edip bunun adını ezel de mazi çizgisinde bile nokta değildir, ve onun da sonu yoktur, bu manada ezel ve ebed sıfatlarına sahip olan yaratan için bu kayıtlar muhaldir, ve bir şeyin onun tecellilerine milyonda bir saniye veya bir milyon sene mazhar olması arasında bir fark yoktur, ancak yoktan yaratılışın neden ilk saniyelere münhasır kaldığı gibi suallerin zihinlerimizi meşgul etmesi icin sebep değildir... yaratılış safhalarında zamanın şu veya bu şekilde takdir edilmiş olmasının kudret açısından bir fark göstermediğini böylece görüyoruz.

Konuyu hikmet açısından incelediğimiz zaman, ayarlamanın en münasip tarzda yapılmış olduğunu görüyoruz, güneş sisteminin yaratılışı, 10 milyar insanın yaratılışı ise 15 milyar sene sonraya bırakılmıştır... neden... çünkü insan bir yana en basit şekliyle hayatın meydana gelebilmesi için kompleks elementere ihtiyaç vardır, galaksilerin teşkilinden önceki safhalarda ise sahnede sadece hidrojen ve helyum elementeri vardı, periyodik tablonun daha ileri sınırlarında yer alan elementerin yaratılması için nükleer reaksiyonlar için de yıldızlar gerekmektedir, bu itibarla galaksilerin kuruluşuyla beraber ilk nesil yıldızlar yaratılmış, ve bu ilk yıldızların nükleer fırınlarında hidrojen ve helyum la pişirilip daha kompleks bir elementer haline getirildikten sonra süpernovalarla uzaya dağıtılan bu elementlerden yeni yıldız nesilleri, güneş ve güneş sistemi yaratılmıştır, bu sistem içinde dünyamız kendi sistemiyle hayata hazırlanarak çeşitli canlılara ve en sonunda insan denen aziz misafire mesken yapılmıştır.

İkinci sualin cevabı da burada saklıdır, maddi cesameti yok denecek kadar küçük olan insan meyvesini vermek üzere, bu 15 milyar yaşındaki koca kainat ağacının yetiştirildiğini araştırdığımızda da en münasip tarzda takip edilmiş olduğunu görüyoruz, gerçi her biri ortalama 100 milyar yıldızı barındıran 100 milyar galaksi bize ilk bakışta çok fazla gözükebilir, insan için bir güneş sistemi, yada olsa olsa bir galaksi bile fazlasıyla yetmezmiydi... cevap, büyük bir hayır'dır... zira kainatta uzay ve zaman birbirinden ayrılmaz, bu aslında bir bütünü teşkil etmektedirBirinden kısıtlamaya gitmek diğerinde aynı nispette kısıtlamaya gitmek manasına gelir... eğer kainat sadece samanyolundan ibaret kalsaydı, 15 milyar senelik kainat tarihi'de iki aya inerdi... bu kadar kısa bir zaman içinde samanyolu boyutlarına ulaşan bir kainatta ise bir tek yıldızın meydana gelebileceğini düşünmek bile imkansızdır... tabiki konu da başka etkenler de vardır, insan için bu kadar büyük bir kainatın yaratılmış olması dünyamız haricinde herşeyin boş ve kendi halinde bırakılacağı manasına gelmez... bugün kainatın başka yerlerinde de hayat blununabileceği ihtimali çok yüksektir, ve bu konuda araştırmalar için büyük paralar harcanmaktadır.

Araştırmalar nasıl bir netice verir onu şimdiden kestirmek zordur, ancak hayat mefhumunu sadece bizim bildiğimiz "maddi ve dar " manasına sıkıştırmak yanlış olur... melek, ruh ve cin'lerin varlığından dört kitabın dördü de sarih bir şekilde bahsetmektedir, böyle bizim idrak edemediğimiz hayat şekillerinden de kainat nasibini almış olması lazımdır... ve bize boş gibi gözüken sayısız gök cisimlerinin kendilerine uygun hayat sahipleriyle iskan edilmiş olması son derece doğaldır... hikmeti, kudreti bütün alemleri kuşatan o yüce yaratan... yarattığı varlıkları bir değil, birçok işlerde kullanmaktadır... kendi vücudumuz aslında bu hakikatın en büyük şahididir... dilimizin tad alma ve yemek yemenin yanında konuşma işini yürütürken, kara ciğerimiz dörtyüz den fazla vazifenin altında kalmaktadır... kainat'ta insana meyvesini verdikten sonra hayat sahiplerine mesken olma gibi birçok vazifelerede mazhar olmuş olabilir, ve olmalıdır... şüphesiz bu noktadan itibaren bize müsbet ilmin kapıları kapanmaktadır... ondan ötesi söz sahibi olan ilahi vahiye kalmaktadır.... madem yaratan bilir... öyleyse o konuşacaktır bize dinlemek düş.

 
to Top of Page