Home
Video
Uçak hobilerimiz
Müzik dinle
Eğlence ve Oyun
Çeşitli konular
Dünya
Türkiye
Magazin
Ekonomi
Otomobiller
Toplum ve Yaşam
Kültür
Sanat
Bilim ve teknoloji
Kanser Nedir
DNA Sırları
Enerji ve Atomlar
Gezegenler
Evren ve Biz
Galaksiler
Maymun Teorisi
Elmas Taşı
Dev kamyonlar
Nükleer Enerji
Atom Nedir?
Telefon ve Radyo
Site hakkında
Bize ulaşmak
Konuk defteri

Canlılar ve Atomlar

Varlıklar canlı ve cansız olmak üzere iki kısımdır... bitkiler, hayvanlar ve insanlar canlı... taş, demir, bakır gibi şeylerde cansızdır. ölmüş bir insanda cansız dır... yani can çıkınca insan ölür ve hareketsiz kalır... hareketsiz oldukları için demir, tahta, cam, kağıt gibi şeyleri de cansız kabul ederiz... halbuki demir, tahta ve kağıt gibi varlıkların temel üyesi atomdur... atom ise çekirdek ve onun etrafında dönen elektronlardan meydana gelmiştir... elektronlar hareketli olduğuna göre elinizin altındaki masa, kül tablası, ve etrafta gördüğünüz bütün cisimler kendi içinde hareketlidir... çünkü onlar atomlardan meydana gelmiştir... atomların elektronu ise çekirdeğin etrafında döner... ilim gerçekten böyle olduğuna göre masa yada kül tablası canlımı dır... asla değil... öyle ise atomlarda can yok ama enerji vardır... dolaysıyle hareket vardır... bu durumda cansız diye vasıflandırdığımız taş, bakır ve cam bunların hepsinde hareket vardır... yani elektronlar'daki harekete atom çekirdeğindeki çekme gücüne enerji denir... enerji hayatın bir parçasıdır, her şeyde hareket vardır... bazılarındaki hareketi görürüz bazılarındakini ise göremeyiz, görmemek bir şeyin yok olduğuna delil değildir... göze yardımcı olsun diye mikroskoplar ve teleskoplar yapıldı... böylece göz mikropları görebildiği gibi milyarlarca kilometre uzaklıktaki yıldızları da görebilmektedir.

Kainat'taki bütün varlıkların bir enerjiden ibaret olduğunu daha önceki yazılarımızda belirtmiştik... enerji  üzerinde bu kadar durmamızın sebebi... canlı ile, cansız varlıkların özelliklerini bir birinden ayırmak için...

Atomun yapısını, ayrıca etrafında elektronların döndüğünü ilmen biliyoruz... bu durumda canlının ve cansızın tarifi yapılabilir mi?, evet... bütün bitkiler, hayvanlar ve insanlar hem beslenir hem de solunum yapar... demir, bakır gibi madenler cansız ise beslenemez ve solunum yapamaz bu iki fark canlılar ile cansızları bir birinden ayırır... denilebilir ki canlılar hem ürer, hem irkilir de... hemen cevap verelim: katır üremez, mıknatıs da irkilir...  bir pusulayı masanın üzerine koyunuz, ibrenin sakinleşmesini bekleyiniz... mıknatısı yavaş, yavaş pusulaya yaklaştırınız, ibrenin hareket ettiğini göreceksiniz... işte pusulanın ibresi mıknatısın tesirinde kalmıştır... yani irkilmiştir... kısacası cansızlarda enerji canlılarda can vardır... insanda ise hem can hem de ruh bulunur... anne rahmindeki çocuğun uzuvları teşekkül etmemişken de canlıdır... ama ruhu daha sonra gelecektir... bunun için islam hukukunda belirtilen sebeplerle anne 120 günlük çocuğunu aldırabilir, daha büyük çocuğun alınmasına müsade edilmiyor çünkü ruh gelmiştir artık insandır...

Meseleyi açıklığa kavuşturmak için misallere devam edelim... oksitlenen demir paslanır, demir pasları toprağa karışır, bir ıspanağın köküne rast gelirse moleküller halinde bitkiye gıda olur... böylece demir gibi cansız varlık bitkinin bünyesinde canlı gibidir, insan ıspanağı yeyince demir atomu insanın vücuduna girer ve vazifesini yapar. Canlılarla cansızların arasında bir karışım başlar. Ruh çıkınca insan ölür... insan ölmeden bir saat evvel traş etseniz üç gün morg'ta kalan ölünün sakalı uzamaya devam eder... evet ruhu çıkan insan ölmüştür... ölmüştür ama kıl hücreleri vazifelerini yapmaya halen devam ediyor... ölüm hali onlarada ulaşınca artık kıllar uzamayacaktır. Mezera gömülen insan çürür gider, insan vücudundaki demir atomları toparağa karışır... burada dikkatimizi çeken husus şudur... demir atomu belirli bir yapıya sahiptir ve enerjisi vardır, bu atom ıspanakta daha sonra insanın vücudunda yer alıyor... hem ıspanağı hem de insanı besliyor.. yapısında bir değişiklik olmuyor enerjisi azalmıyor.

Kimyevi reaksiyonlarla bu işleri yaptığı açıklanabilir... fakat demir atomunun bu yapıda bu vazife ile yaratan kimdir... demiri insana gıda yapan Rezakk'ı Kerim'i düşünme konusu ıspanağa değil, insana düşmektedir... işte böyle beslenlenle, besleyenler arsında bir denklem eşitliği veya bir uygunluk mevcuttur, evvela besleyecek olanlar yaratılmıştır.

Mesela güneş özümleme yolu ile besleyicidir... özümlemeyi ilerde anlatacağız... sonra toprak gerekli toprağın içinde demir, kalsiyum, potasyum, karbon ve iyot gibi organik maddeler de besleyici... ve su da yaratılınca canlıların yani beslenenlerin dünyası hazır demektir... bunlar denklemin bir tarafı, eşitliğin diğer tarafında beslenenlerin bütünü... böylece beslenenleri besleyecek her şey hazır edilmiş ki, buna bir denklem diyoruz.... bu denklem de tesadüf değildir. Gelelim nefes almaya... canlıların bütünü nefes alır yani solunum yapar dedik... insan ve hayvanların nefesle dışarı attığı karbon dioksit aslında zehirlidir... mesela soğuk havalarda yorganı başımıza çeker kendi nefesimizle ısınmaya çalışırız... fakat öyle bir zaman gelirki boğulacakmış gibi oluruz... çünkü nefes verirken çıkardığımız karbon dioksit yorganın içini doldurmuştur... ciğerlerimize bu gazın tekrar, tekrar doldurmanın bir faydası yoktur... tam tersine zararlıdır... düşününüz, insanlar ve hayvanlar karbon dioksit vererek, ve asırlar boyu bu hareketi devam ettirerek atmosferi kirletmektedir... o zaman yaşama imkanı kalmamalıydı... bizi yaratan ve bizi yaşatan bunun için de en güzel tedbiri almış, verdiğimiz karbon dioksit gazlarını, yani klorofilli yeşil bitkiler alır.

Bunu güneşin enerjisi sayesinde su ile birleştirir, glikoz denilen tatlıyı yapar ve beslenir, buna Fotosentez ve özümleme denir... demekki bize zararlı olan karbon dioksit bitkiler için faydalı... özümleme sırasında bitkilerde oksijen verirler, oksijen de bizim için gereklidir... Fotosentez yeryüzündeki canlılığın çok büyük bir denge unsurudur. Fotosentez olmasa, bitkiler olmaz, bitkiler olmadığında ise hayvanlar ve biz insanlar da var olamayız. Henüz hiçbir laboratuvarda taklit edilemeyen bu kimyasal reaksiyon, yaşamın temel şartlarından biridir.

Foto kelimesi ışık manasına geldiği gibi, sentez kelimesi de birleştirme demektir. Fotosentez olunca ışık sayesinde birleştirme manası çıkar, buna bioloji ilimlerinde karbon özümlemesi yada sadece özümleme denir... kendi kendini besleyen bitkilerde rastlanır. Fotosentez olayı için dört şeyin bir arada bulunması lazım... bunlar klorofil, güneş ışığı, su ve karbon dioksittir, bu hali bir şirkete veya bir işyerine benzetebiliriz, yukarda dedikki bitkiler güneş enerjisini emiyor, aynı zamanda onu kimyevi enerji haline çeviriyor ve kendini besliyor,

Bunu Radyo misali ile açıklayalım: Radyomuzu açıp İstanbul istasyonunu seçtiğimiz zaman radyo belli uzaklıktaki ses dalgalarını emmeye başlar daha doğrusu gelen ses dalgaları alıcı cihaza çarpar, elektromanyetik dalgalar radyo içindeki transistörlerde ses enerjisine dönüştürür... aynı şekilde otostrof, yani kendi gıdasını kendisi hazırlayan bitkilerde ışık dalgalarını emerek onlardaki enerjiyi kimyevi enerjiye dönüştürür, böylece beslenme imkanını bulur.

Burada dikkatimizi çeken husus Radyo verici istasyonu tarafından neşredilen elektromanyetik dalgalar hamal dalgaların üzerine binerek takatları ölçüsünde fezada dolaşıyor... radyo zaten dolaşmakta olan elektromanyetik dalgaları alıcı vasıtasıyla emmeye başlıyor... bizde dinleyerek birçok şeyleri öğreniyoruz. Radyo verici ve alıcı istasyonları yapan bir sanatkar varda, güneş gibi ışık verici istasyonu nasıl kendi kendisine yapılmış, bunu tabiat yapmış denebilir... bitkilerin ışığı emmesi kimyevi bir reaksiyon gösterip ışıktan gıda elde etmesi nasıl olur da tesadüfün eline verilebilir.

Klorofil bitkilerin yapraklarında vardır, yapraklara yeşil renk veren bir maddedir... fakat tamamen gölgede yaşayan yoğsun gibi bitkilerin yaprağında klorofil olmadığından başka bitkiler için hayat olan güneş yoğsun için ölümdür... zaten kainat üzerinde mutlak manada faydalı veya mutlak manada zararlı hiç bir şey yoktur, het şeyin faydalı ve zararlı yanları bulunur, nasıl ki bir şeyin zararına bakıp onu terk etmiyorsak, bazı kimselerin zararı için bütün iyiliklerini itmek veya görmezlikten gelmek yaradanın umumi kanunlarına aykırıdır... klorofil yaprakta bulunduğu halde güneş ışığı saniyede 300 bin kilometre hızla sekiz dakikada güneşten gelmektedir, özümleme için birde su lazımdır, bitkilerdeki su kim bilir kaç defa gökyüzüne çıkıp bulutların tahtına oturmuş sonra büyük su kitleleri halinde değil, damlalar halinde ve ölçülü bir şekilde yere iniyor, ve yerin derinliklerine işliyor, oralarda kendini meydana getiren elementler, atom, iyon lar halinde toplanmış bitkilerin yardımına koşuyor, insanların ve hayvanların verdiği nefeste karbon dioksit gazı fazladır, bitkiler kökleriyle gübreleri kıymetlendirip gübreden sebze ve meyve yaparken karbon dioksit gazından da gıda yapmakta, hem kendisini hemde bizleri beslemektedir.

Sırası geldikçe nizam kelimesi kulalancağız insan ve hayvanların gübresini ve karbon dioksit gazını bitkilerin kullanması bitkileride insan ve hayvanalrın yiyip beslenmeleri ancak nizam kelimesi ile izah edilir, yani biz nasıl evimize okulumuza işyerimize düzen yani nizam veriyorsak kainata nizam veren de olmalıdır.

Güneş ışığını suyu ve karbon dioksit gazını toplayan klorofili, yaprak ölçülü bir kimya denklemi ortaya koyuyor ki yapraklar bu kimyevi işi yapıp bu formülü tatbik ediyor... formül şöyle: 6 karbon dioksit gazı, 6 su, ve güneş enerjisinden de 675 kalori alarak bir glikoz yapıyor, 6 molekül oksijen açığa çıkıyor... böylece ağzımızdan çıkan zehirli karbon dioksit gazı bitkiye gıda olduğu gibi, dönüp oksijen şeklini alıyor ve tekrar imdadımıza yetişiyor, her bitkinin 675 kalori kullanmasına ne demeli... güneşin ışığı ve ısısı bol diye bitki bunların hepsini almıyor, kendine yeteri kadarını alıyor, bitkinin güneş ışığı ile yaptığı glikoz denilen madde şekerdir,  glikoz su kaybedince çay şekeri, yani sakkaroz olur, tekrar su kaybetmesi ile nişasta meydana gelir, buradaki su kaybetmeler şekerin kurtulması manasına değil kimyevi olarak glikozun bünyesinden suyun çıkarılması şeklinde anlaşılmalıdır.

Bitkiler güneş enerjisinin bütününden faydalanmayıp yeteri kadarını aldıkları gibi, balıklar da ihtiyaçları kadar su içiyorlar... bitki gövdeleri genel olarak fazla ışıktan mütesir olup küçük kalır, bunun için bahçelerdeki, ormanlardaki ağaçların gövdesi daha büyük oluyor, açık yerlerdeki ağaçların gövdesi o kadar büyük olmamaktadır... çiçeklerde durum bunun tam tersidir, çiçeklerin bol ışığa ihtiyacı vardır, güneşten gelen ultraviole ışınlar, insanların ve hayvanların işine yaramaktadır, bilhassa kan dolaşımında ve sinir sisteminde faydalıdır, bunun için bol güneşi olmayan ortamlarda sık sık aydınlatma yapılmayan evlerde insanlar daha sinirli ve daha yorgun olabilir, apartman katlarında karşı evin pencerelerinden başka birşey görmeyen insanların bazı anormal halleri kaçınılmaz bir gerçektir, işin garip tarafı eğer ultraviole ışınları şimdikinden daha fazla gelse idi yaşamamız mümkün değildi... Ekseriya iki atomu bir arada bulunur, eğer üç oksijen atomu bir arada bulunursa buna ozon denir, işte bu ozonlar kalkıp ikiyüz kilometre kadar yükselmişler atmosferin üzerinde bir tabaka meydana getirmişlerdir.

Gelen ultraviole ışınlarını bu tabaka tutuyor, acaba büyük şehirlerde yeşil sahalar yani parklar, bahçeler az... onun için mi hava kirlenmesi oluyor, bir bakıma evet... büyük şehirlerde dörtte birini yeşil saha yapabilseydik daha rahat yaşayabilirdik, fakat şehirlerin kirlenme sebebi sadece insan nefesi ile değil, evlerden, arabalardan çıkan duman ve egzoz gazları sebebiyledir, ancak doğa bunun da tedbirini almış, rüzgar çıkınca büyük şehirlerdeki pis havayı alıp götürüyor... acaba rüzgar olmasaydı o şehirlerin hali ne olurdu... yada esen rüzgarlar durmasaydı... demekki rüzgarları ve bütün doğadaki dizginleri elinde tutan bir güç vardır...

Canlı hayatın ilk defa sularda başladığı, sonra karaya ve daha sonra havaya intikal ettiğini biliyoruz, hayatın sularda başlaması için önce suların hayat şartlarına uygun olması gerekir, saf suda hayat olmayacağı gibi kaynayan suda hayat hiç olamaz... akıntılı, durgun, berrak, bulanık sular hayat için aynı değildir... bu fiziki halin ötesinde bir de kimyevi haller gereklidir... mesela tatlı sularda kalsiyum, karbonat ile kalsiyum sülfat tuzları çok... sodyum-klorür ve magnezyum-karbonat ise az bulunur... tuzlu sularda ise sodyum-klorür yani yemek tuzu çok... diğerleri azdır bununla beraber bu madeni tuzların nisbeti binde beş ile binde ikiyüz arasında olmalıdır ki sular da canlılar yaşayabilsin... kalsiyum ve sulfat nereden gelmiş, bunları kim yapmış?... kim onları canlıların imdadına koşturmuş?... kalsiyumla sülfatı birleştiren kim?... nasıl olmuş ta sodyum ve klör isimli iki zehir birleşince yemek tuzu şeklini alıyor?... ve o soframıza tad oluyor... bakınız bazı insanlar zarar görürken zehirlerin insana yardım etmesine ne mana verebilirsiniz... sulardaki madeni tuzların canlıların çoğalmasında önemli bir rolü vardır... suları insan vücutundaki plazmaya benzeten kim?... demekki mevcut varlıkları anlatmak, kanunları açıklamak yetmez, bu varlıklar nasıl var oldu, ve bu doğa kanunlarını kim koydu... bu sorulara yanıt vermek insanın vazifeleri arasındadır.

Balık suda yaşar ama suyun ne olduğunu bilmez, tatlı suların yoğunluğu denizlere nazaran azdır, bu sebeple yaratan kudret tatlı sulardaki balıkların gövdesine bol bol pul döşemiş... denge sağlansın diye... nehir boylarında oturanlarda balık tutsun et ihtiyacını temin etsin, ve balığın derisine pullar dizip onu tatlı sularda yaşatana şükretsin diye...

Balığı öldürüp ama diriltemeyen insan, ölü balığı yeyip canlı vücuda sahip olan bu insan doğadaki hikmetleri anlamak zorundadır... derlerki büyük balıklar küçük balıkları yutar... bu arada yutulmamış küçük balıklara da rastlıyoruz... demekki yutmak ve yutulmak başı boş bırakılmamış... suların soğukluk ve sıcaklık derecesi de canlılar için önemlidir.

Su donunca 'yoğunluğu azalan tek maddedir'... bu fasıflar sebebiyle soğuklar yaklaştığı zaman suların üst kısmını bir buz tabakası kaplar, buzun yoğunluğu sudan az olduğu için bu tabaka nehirlerin, göllerin ve okyanusların dibine inmez, işin garip tarafı buz tabakası suyun dibini soğuktan muhafaza ederek sıcaklığını donma noktasının üstünde tutar... böylece suda yaşayan canlı varlıklar ve balıklar hayatlarını devam ettirir... su, buz tutunca genişlemeyip daralsaydı o zaman buzun yoğunluğu sudan fazla olurdu, buzlar dibe inerdi, ve denizler, göller, hatta nehirler buz yatağı kesilirdi... sulardaki hayat biterdi, her cisim ısı kaybederken küçülür... su, buz haline gelince volümü artar ve genişler, bu hal tesadüf eseri değildir... balıklar ve kurbağalar kışın uyuşuk bir hayat yaşarşar, buzların çözülmesiyle hareketlenirler, yine tatlı sulardaki süngerler soğuğa dayanıklı kısımları bırakarak ölürler, havalar ısınınca dirilip tekrar ortaya çıkarlar.

Mesela kurbağanın fazla yumurtlaması bir kanundur, yeryüzündeki mevcut teknik hiç bir hayvanın yumurtasını yapamayacağı gibi kurbağa yumurtasının mahiyetini bile henüz anlayamamıştır... yirminci asır tekniği yumurtayı yeteri kadar inceleyememiştir... eğer onbin yumurtanın sanatkarı olarak kurbağayı yakından tanırsak, insanın ilmi ve tekniği kurbağadan çok geride sayılır... hatta yirminci asrın tekniği yumurtadaki sanat yanında taş devri yaşamaktadır...

Doğaya karşı silahı savunması olmayan kurbağa fazla yumurtlayarak neslinin devamını sağlamaktadır, elbette bunu kendisı düşünmedi, bu böyle tanzim edildi... ey insan, yirminci asrın tekniğine hayran olup kendinden geçme... bu tekniğe sebep olan insan beynidir... o insan beynini yaratan sanatkar da en büyüktür... denizin dibinde yaşayan balıkların bazılarında ışık veren organlar yapılmıştır... bu organlardaki tekniğin seviyesine ulaşmak insanlar için hayaldir... çünkü normal evdeki ampule gelen elektriğin büyük bir kısmı ısıya dönüşür, bir kısmıda aydınlatma yapar, balıklarda ve ateş böceğindeki aydınlatma ısıya dönen bir şey yoktur, eğer elektrik mühendisleri ateş böceğindeki sanatı anlayabilse, ve onu teknolojide tatbik edebilseydi... o zaman elektrik enerjisini ısıya dödürmeden doğrudan doğruya ışığa dödürecekti... dolaysıyle enerji kayıbı olmayacak, elde edilen ışık miktarı bugünkinin çok üzerinde olacaktı, elektrik enerjisinden yapılan tasarruf da o ölçüde artacaktı.

Denizleri iki kısıma ayrımamız gerekecek, sıcak denizler ve soğuk denizler, sıcak denizlerde güneşin sıcaklığı en fazla 300 ila 400 metere derinlere tesir eder, 400 mtereden daha derin yerlerde sıcaklık +4 derece sabit kalır, bu durum buz denizleri için de aynıdır, buzların onda biri su yüzünde gerisi su içindedir, buralarda 400 metreden aşağısı +4 derece sıcaklığı korur, yani bir balık 600 metre derinlikte yüzerek sıcak denizlerden kuzey buz denizine geçse herhangi bir değişiklik hissedemez, çünkü gittiği yerde sıcaklık +4 derecedir böylece yaz ve kış mevsimlerinde deniz canlılar için iyi imkanlar hazırlamıştır.

Güneş ışıkları normal sularda 200 metre derinliği kadar inebilir, böylece su yoğsunları güneş ışıklarından faydalanarak glikoz yapar yoğsunların bulunduğu bu bölge denizdeki sıcak ortamları seven canlılar için bir besin bölgesi olarak kabul edilir. Yoğsunlar ile bakteriler genellikle bir arada yaşar, Atlas okyanusundaki bir bölgede sargas isimli yoğsunlar o kadar çoğalmış ki buraya sargas denizi denir, ayrıca balıklar sadece yoğsun mu yiyor diye merak etmeyelim, plankton'lar isimli canlılar topluluğu vardır, bunlar çok küçük olup hayvan veya bitki cinsinden olabilirler, içlerinde yağ kesecikleri bulunan bu küçük canlılar su yüzünde asılı durur, Balinalar bile bunlar la beslenir ayrıca su yoğsunlarında da azot kesecikleri bulunur. Su hayvanlarından bazıları bilindiği gibi karada da yaşayabiliyor, Amipler böyledir sudan çıkınca nemli yerlerde hayatlarını sürdürürler ... ancak hayatın devamı gerek...

Konuyu toparlayacak olursak, atomlardan oluşan cansız varlıklar kendi evrimi içinde şekilden şekile giriyor, bunlara fiziksel yada kimyasal değişme diyoruz, enerji vasıtasıyla değişim yaşıyor bütün bunlar... toprak su ve oksijen'le hayat bulan canlı varlıklar da kendi evrimlerini yaşıyor. Havada uçan bazı kuş türleri'nin kökenleri araştırıldığında daha önceden denizden geldiği bilinmektedir... yani balık şeklindeki bir varlık denizden karaya intikal ediyor sonra milyonlarca yıl evrim sürecinden geçiyor ve sonra uçmayı geliştiriyor. Bunlar arasında soyu tükenen canlı türleri de var, bazı sürüngen hayvanlarda aynı şey söz konusudur... evrim aynı zamanda canlıların izolasyon, doğal seleksiyon, mutasyon gibi biyolojik, ekolojik ve klimatik sebeplerle ilk oluşumdan bu yana farklılaşarak gelişmesi demektir.                       

Bu sitenin bütün hakları saklıdır - copyright © 2008-2017 gezmek.org    
 

to Top of Page