Home
Video
Uçak hobilerimiz
Müzik dinle
Eğlence ve Oyun
Çeşitli konular
Satanizme dikkat...
Ölüm Anında Neler...
İlkel Televizyonlar
Aya Gidildi mi?
Yıldırım gibi Şimşek
Renk Özellikleri
Fotoğraf Çekimi
Tek Hücreden İnsana
Masonluk Nedir
Deyyusu Ekber
Yobazlık
Gerçek Aydın Kimdir
Area 51
Dr. Mehmet Öz
Çocuklarda Cinsellik
Tarla Figürleri
Ateşli Silahlar
 Dia Show Silahlar
Silah Resimleri
Tüfekler
Tabancalar Tüfekler
Dünya
Türkiye
Magazin
Ekonomi
Otomobiller
Toplum ve Yaşam
Kültür
Sanat
Bilim ve teknoloji
Site hakkında
Bize ulaşmak
Konuk defteri
   

 

 

 

   Türk Televizyonları, Türkiyenin medya kurumları ilkel...

Türkiye'de inanılmaz derecede medya kirliliği var... önüne gelen TV kanalı açıyor, ne hazindir ki kanal sayısı çok ama içinde beyin yoktur. Türk televizyonları ilkel'dir derken ülkemizde faliyet gösteren yayın kurumlarını iki ayrı katagoride ele almak gerekiyor, biraz sonra onlara değineceğiz. Aramızda Türkiye'nin geri kalmış her hangi bir ücra köşesinden bu kanallara bakınca aaa bu ne güzel kanalmış diyenler olabilir... ancak aynı kanallara birde Avrupa'dan bakınca medya kurumlarımızın ne kadar geride kaldığı ortaya çıkıyor.

Öncelikle şunun altını çizerek belirmek isteriz ki, amacımız Türkiye'nin medya kurumlarını karalamak yada kötülemek değil, biz sadece kendi düşüncelerimizi bir eleştiri çerçevesinde değerlendirmek istiyoruz... aslında bizim düşüncelerimiz bir şeyin daha iyiye gitmesi için veya bir yanlışın düzeltilmesi için yapılan bir değerlendirmeden daha ileriye gitmez... biz, ülkemizde faliyet gösteren medya kurumları avrupa standartlarında değildir derken... aslında Türk toplumunun önemli bir kesiminin medyanın ilkelliği konusunda hemfikir olması aslında bizim 42 yıllık avrupa tecrübemize dayanarak yapmış olduğumuz tespitimizi doğrulamaktadır. Ayrıca şunu vurgulamakta fayda var, Avrupa ile Türkiye arasında her hangi bir kıyaslama yaparken, sizin o batı ülkelerinin her hangi birinde üç beş yıl eğitim görmeniz yetmiyor, kıyaslama yapmak için en azından o ülkelerin birinde doğmanız yada büyümeniz gerekir. Daha doğrusu Avrupanın kitlesel medya kültürünü içinize sindirmiş olmanız gerekiyor. Şimdi konumuza dönecek olursak ülkemizde iki ayrı kategoride medya kurumları var demiştik:

1- Ulusal yayın kanalımız, Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT), Türkiye Cumhuriyeti'nin kamu yayıncılığı yapmakla görevli tek kuruluşudur.

2- Özel TV yayınları, yada medya kurumları... devlet idaresinde olmayan, ticari kurum niteliğinde faliyet gösteren televizyon kanallarına kısaca özel medya kurumları diyoruz, aslında biz bunlara peynir, sucuk, salam televizyonları diyoruz, nedeni malum ya... mevcut yasalar gereği anonim ortaklık olarak kurulan özel televizyon kanallarının tek bir kişiye ait olma ihtimali yoktur çünkü... burada amaç sadece para kazanmak ve kar yapmaktır. Bunlar genelde bağımsız ve özerktirler, ancak her iki katagoride yer alan kurumları radyo televizyon üst kurulu RTÜK denetler... bir başka ifadeyle Türkiye'de faaliyet gösteren tüm radyo ve televizyonların yayınlarını denetleyen kamu kuruluşuna RTÜK denir.  Ancak kim denetlerse denetlesin birbirinden tutucu... birbirinden bağnaz kurumlardır bunlar... 

Özel televizyon kanalları Türkiyede ilk defa 1980'li yılların sonuna doğru faliyet göstermeye başladı... mantar gibi bir bir arkasına türemeye başlayan TV kanalları çanak anten'den evimize girince ilk başlarda kimimizin canı sıkılmıştı... her ne kadar TRT o dönemlerdeki beklentilere cevap veremezken vahşi kapitalizm resmen günlük hayatın içine bu kadar gözle görülebilecek kadar girmişti artık, bu nedenle özel televizyon kanalları toplumun hem kültürel hemde sosyal yozlaşmasını çok hızlandırıyor diye eleştiri topuna tutulmuştu... ancak ne değişti ki?... hiç bir şey... hele hele zihniyetler hiç değişmedi... değişen bir şey varsa, o da sayıları her geçen gün artan sonradan görme karakterle özdeşleşen siyah jip dizileri. Yılda ortalama 120 adet çekimi yapılan kişiliksiz dizilerden müthiş bir rant elde etmeye çalışan medya endüstrisi var ülkemizde. Her fırsatta güneydoğu değerlerine saldırıda bulunan kartel yayın organları aslında televizyon gibi muhteşem bir icadı rezil ederken bir taraftan da sözde sunuculuk yapma uğruna dekolte ekran hatunlarından 'ben' merkezli mankenleri ekrana çıkartarak toplumu evinde oyalamayı, uyutmayı, hatta enayi yerine koymayı alışkanlık haline getirdiler. Sunucu derken, şimdi İbrahim Tatlıses sunuculuktan ne anlar sorusu aklımıza gelebilir... evet bizde katılıyoruz, henüz iki lafı bir araya getiremeyen bu zatı muhteremlerin televizyon kanallarında ne işi olabilir?... veyahutta telefonda yarışmaya katılan izleyiciye 'çakal' diye hitap eden Mehmet Ali Erbil'in kaba uslübunu çocuklarımıza nasıl izah edebiliriz?

Televizyon'culuk herşeyden önce bilgi ve yetenek işidir... incelik ve kavrama gücü gerektirir... hele hele birilerinin egosuna tatmin aracı olmamalı... özellikle tartışma ortamlarında münakaşa tuzağına düşmeden konuyu tam bir diyaloğ ve uyum içinde yürütmek gerekir, her doğruyu her yerde söylememek için dil kafadan büyük gövdeden uzun olmamalı, kalbin gerisinde olmalıdır. Ülke çapında büyük bir holding sahibi olarak 200 milyona... bilemediniz 300, hatta 500 milyon dolara bir Televizyon kanalı açmak marifet değildir... bu arada istisnalar olabilir onları tenzih ederiz, ancak televizyon kanalından izleyciye neler verebiliyorsunuz... sofranızda neler var... işte bu önemli... çağdaş yayıncılık anlayışı demek ne olabilir sizce... çağdaş yayıncılık her 20 dakikada bir 8 dakika reklam arası vermek mi?... yoksa dizi biter bitmez şans oyunu adı altında gece saat 12'den sonra 0900 numaralı telefonlardan yarışmaya sizde katılın şeklinde alt yazı geçmek suretiyle izleyciye yalvarıp para dilenmek mi?... özellikle avrupada yaşayan vatandaşın telefon faturasından milyonlar çalıp götürürken... sabah işine yorgun kalkan izleyciye siz ne vermek istiyorsunuz... siz bu kafayla izleyciye hiç bir şey vermezsiniz... en iyisi postayla birer ciklet sakızı gönderin de... hiç olmazsa ağzımızı açalım, ciğerlerimiz biraz oksijen alsın... bazen parmaklarımız şişiyor kanal değiştirmekten. Modern araç gereçlere, son model teknik altyapıya sahip olmak her şey demek değildir... mühim olan proğram akışı içinde izleyci kitlesine ne verebiliyorsunuz?.. önce bu soruyu sormak lazım kendimize. Bütün bu çelişkilerle dolu karmaşık bir tabloya rağmen,

Türkiye genelinde son derece profesyonel teknik eleman ve kameraman'ların yetiştiğini görmezlikten gelemeyiz... özellikle TRT'de yetişen spiker ve kameraman kadrosu batı ülkelerinden daha ileri seviyelerde diyebiliriz, bu da elbette gurur verici bir gelişme... buna karşılık, proğram yapımcılığı konusunda hem TRT'de, hemde özel kanallarda büyük bir kadro eksikliği vardır. Bir taraftan teknik altyapı konusunda zaman zaman olumlu gelişmeler yaşansa da diğer traftan Türkiye'de görsel medya kuruluşlarında yaşanan en büyük sorunlardan bir tanesi de yeterli bilgi ve birikime sahip proğram yapımcılarının olmaması... toplumun beklenti ve taleplerine göre her durumda cevap verebilecek profesyonel proğram yapımcıları bir türlü eğitilemiyor bu ülkede... eğitilse bile sistemde öyle bir tıkanıklık var ki... dönüp dolaşıp yine aynı konuya değinmek zorunda kalıyoruz... Türkiye'deki mevcut yasalar buna müsade etmiyor, kaliteli proğram yapılması için sinema ve tiyatro sektöründe köklü bir değişime ihtiyaç vardır... görsel medyada yaşanan tıkanıklığı ortadan kaldırmak için her şeyden evvel bu kurumlar arasındaki tabuları ortadan kaldırmanız lazım. İşte avrupada izlenen liberal medya ve yayıncılık anlayışı batının ahlak değerlerine ve temel vizyonuna uygun bir içerikle izleyicilerin karşısına çıkmaktadır. Bu ülkelerde radyo ve televizyon yayıncılığı alanında devlet kuruluşunun yayıncı olarak faaliyet göstermesi, hatta gerekip gerekmediği bir tartışma konusu değildir. Dolaysıyle avrupanın yazılı basın alanlarında devlet kuruluşlarının olması düşünülmediği gibi görsel ve işitsel yayıncılık alanında da devletin (kamu) yayın kuruluşunun olmasının gereksiz olduğu, hatta bunun ciddi anlamda bir yönlendirme ve ifade özgürlüğü için tehdit olduğu akıllardan bile geçmez.

Kaldı ki, Türkiyede hangi kanala bakarsanız bakın siyasette olduğu gibi televizyonlara da ideolojiler bulaşmış... ve televizyon kurumlarında özümsenen kurumsal hizmet, kalite ve işletmecilik kültür anlayışı malesef tüm özelliklerini yitirmiştir... bu yüzden de medya sektörü bir türlü gelişemiyor bizim ülkemizde... medya sektörü ne zaman tam bağımsızlığına kavuşursa, ancak o zaman insanlığın oluşturduğu kolektif aklın ideolojilere üstün geldiğini göreceğiz.

Türkiye'de medya şimdi bağımsız değil mi sorusu aklımıza gelebilir... hemen söyleyelim ki hayır... kağıt üzerinde bağımsız ancak işleyişte değil... herşeyden önce medyası bağımsız olmayan bir ülkenin aklından geçenleri... kafasını, beynini, hatta hükümetini kontrol etmek mümkün değildir... medyanız varsa iyi kötü ve çirkini görebilirsiniz... en iyi kontrol, riyakarlıktan uzak rekabet halinde gelişen özgür ve bağımsız bir medya ile sağlanır... hem bağımsız hemde kaliteli bir medya, politik sonuçları üç ayrı yoldan etkileyebilir: disiplin, saydamlık ve sınıflandırma... bu başlıkları uzun uzadıya irdeleyebiliriz, ancak biz konumuzu dağıtmadan tekrar medyamıza dönelim... ülkemizde özgür çalışan bir medya adil bir gelişmenin can damarıdır... özgür medya tüm kötülükleri ortaya çıkarabilir, bu nedenle insanların kararlarını manipule etmede kullanılan en etkili araçlardan biridir.

Serbest ve bağımsız bir medya sadece zengin ülkelerin sahip olabileceği bir lüks olarak görülmemeli... ancak demokratik bir yaşamın bir gereği ve bir parçası olarak görülmeli, çağdaş medeni bir toplum, ayrıca uygar bir dünya için bağımsız medyaların önemini saymakla bitmez... malesef Türkiye'de medya her hangi bir hükümetin elinde tutuklu... yada hükümetler Türk Silahlı Kuvvetlerinin elinde tutuklu vaziyette... bu otoriter, tahakkum, ve işbölümü böyle devam ettiği sürece Türkiye de liberal bir medya sektöründen söz etmek mümkün değildir, ülkemizdeki toplumsal yozlaşmayı azaltmak için özel TV kanal sayısını artırmaktan ziyade kanal sayısını azaltıp kaliteli bilgi alış verişi ve hoşgörü trafiği teşfik edilmeli... bilgi erişiminde kalite artırılmalıdır... daha doğrusu bilgi serbestleştirilmeli, ve bilginin görsellik kalitesi artırılmalı... çünkü bilgi sayesinde insanlar doğru seçimi yaparlar. Bir ülkede geri kalmışlıktan, yoksulluktan... yozlaşmadan korunmanın en önemli yolu kaliteli bir medyayı hayata geçirip onu korumaktan, halkın gözü kulağı olan bilgi kanallarının açık olmasını sağlamaktan geçer. Bu yüzden medya, demokrasilerin vazgeçilmez unsuru olan yasama, yürütme ve yargının bağımsızlığı kadar önemlidir. Toplumların kültür düzeyi ile orantılı olarak artış ve azalış gösteren uluslararası bir güçtür... işte 36 yıllık deneyim derken bunları dile getirmek istiyoruz. Kim istemez ülkesinde dünyaya örnek olabilecek yenilikçi çağdaş bir yayıncılık sektörünü?

Ülkemizde ıvır zıvır konuları ekrana taşıyan ticari kanalların büyük bir reklam pastasından pay alma olanakları aslında çok küçüktür... bu kanalların toplumla paylaşacak pek bir şeyi olmaz... ancak büyük ve şeçkin kanallar ülkenin siyasi gidişatına yön verebilecek kadar etkileyci role sahiptirler... bu kanallar da da eksik olan tek şey proğram yetersizliği... daha doğrusu proğram yapımcısı... sadece düzgün diksiyonun yeterli olmadığı bu meslekte herşeyden evvel yaratıcı olmak gereklidir. Özellikle canlı yayınlarda sürekli konukların sözünü kesip, soru sorma bahanesiyle uzun uzun konuşan ve konuklarını neredeyse konuşturmayan spikerleri görünce üzülüyoruz. Mesela iki veya üç spiker birlikte programı sunmaktaysa veya bir son dakika olayı falan olmuşsa, telefonla bağlanan konuklar bu sunucuları pek kaale almazlar genelde, onlar da hep "ben falan spiker yada sunucu" diye kendini tanıtıp yine o uzun soru faslına devam ederler... ayrıca çok bilmiş bir havaları vardır ki acayip rahatsız eder... mesela Saba Tümer gibi şirin bir sunucunun her iki kelimede bir kahkahalar atması insanları bazen çileden çıkarabilir... tabiki bunlar birer teferruattır, bunların üzerinde fazla durmamak gerekir, ancak son bir örnek vermeden geçemeyeceğim...

Geçtiğimiz mart ayında kışın ortasında Muhsin Yazıcıoğlunu taşıyan helikopterin düşmesi sonucunda enkazı bulan köylülerden biri canlı yayında yenge dediği televizyon spikeri, köylü vatandaşa yünelttiği sorularla o gün için düşündürücü bir yayına imza atmıştır.

Sunucu hanımın sorduğu saçma sapan soruların yanısıra enkazı bulan köylüye yaptığı nasihatla ağır bir eleştiri haketmişti aslında, köylünün bulunduğu yerin çok soğuk olduğunu, yardım gelmemesi halinde gideceklerini söylemesi üzerine, hiçbir yere gitmeyin, kalın orada gibi birşeyler söylemişti, sebebi ise karın enkazı tekrar kapatabileceği ihtimaliymiş, ayrıca telefonun şarzı biterse ne olur... donar tabiki onlar dağın başında, önemli değil yeterki senin raytingin iyi olsun... Muhsin Yazıcıoğlu'nun helikopterinin düşmesi olayına ilişkin, bir nevi bilirkişi olarak kendilerine soru yönelttiği insanlara karşı tutum ve davranışı, yine aynı programda köylülerle olan muhabbetinden daha az rahatsız edici değildi... gerek telefon bağlantısıyla konuşan, gerekse stüdyoya gelip konuşan insanlara iş olsun diye soru sorup daha yanıtını bile alamadan yine kendi kendisini konuşturmakta pek başarılı oldular... ne gariptir ki her şeyde uzman bu sunucular, her alanda tek bilirkişi olan bir spiker tayfası var özel kanallarda... özel televizyon kalitesinin temelinde böyle bir şey olsa gerek... hele bazı hanım efendileri var ki haber kaynağıyla sanki polis memuru da şüphelileri sorguya çekermiş gibi konuşan spikerlerin sonuncusu... bir zamanlar bunların bir erkek versiyonları da vardı... bu özgüven ve küstahlık nereden geliyor anlamak mümkün değil, bir de normal vatandaşla konuşurken "sen"... herhangi bir devlet görevlisi yahutta sanatçıyla konuşurken "siz" diye hitap eden versiyonları vardı bunların... Allah'tan onların nesli tükendi gibi.

Hayatında kar, kış, acı, şok filan görmediğine fazlasıyla inandığım spikerlerden biride yine tanınmış bir haber kanalında göze çarptı... o köylü ailesinden yola çıkmak için izin alacak kadar uygar, dört saat yol gidecek kadar insan, sana yenge korkma kapatmam telefonu hepimiz allahın kuluyuz bugün size yarın bize diyecek kadar da samimi olan ve son derece sabırlı bir adammış... helal sana benim güzel anadolumun insanları... ne yazıkki genel yayın yönetmenliğinden: sunucuya lütfen kısa kesin, görevlendirdiğiniz bir muhabir gibi birini kullanamayacağınızı bilmelisiniz' uyarısında bulunamadı. Telefonu kapatmak istiyor adeta donmuş insanlar, hala büyük bir arsızlıkla lafa devam edip ama, ama, ama diye donmak üzere olan insanları sorgulamaya devam edebiliyorsunuz... birde bakın bakalım yüzlerine diyor durmadan, oysa adamcağız defalarca yüzleri donmuş tanınmıyor diyor biraz sonra yine siz Muhsin Yazıcıoğlunu tanımıyor musunuz ya diye azarlıyor sanki.

Ama hanım efendi farkında değil... sevdiklerini kapıdan öperek gönderen insanlar aynı dakikada yüzlerinin buz tuttuğunu öğreniyor televizyondan, bu yeteri kadar büyük bir travma değil midir?... bu deşhet verici görüntüleri izlerken bile yayıncılıkta bir etik kuralları olmalı diyor insan... ama o olaydan bir ay önce Amsterdam'da düşen uçağa ve orada kaybedilen yolcuların yakınlarına Hollanda yetkililerinin gösterdiği saygıdan da mı birşeyler öğrenmediniz?.. adamlar isimleri televizyondan yakınları öğrenmesin diye tek tek ayrı yollardan ulaştılar. Helikopter kazasında yaşayan muhabirin sesini verdiniz de ne oldu?.. ailesi bunu istemiyor dedikten sonra hala devam edildi?.. yetmezmiş gibi defalarca tekrarlatıyorsunuz, olayı bize dakika dakika anlatır mısın diye. Bu arada sürekli kordinatlardan bahsediyorsun, koordinattan ne anlar oradaki insanlar, dalga geçer gibi farklı koordinatlarda mı aranmışlar sorusu geliyor... yahu adamlar hangi ayakkabı ile orada geziyorlar?.. uludağda telesiyede değil ki onlar... neyle kazıyorsunuz diyorsun? elimizle diyorlar... neyle kazıyacak?.. korucunun elinde ne olabilir.. dört saat tipide yol giden bir insan elinde ne taşıyabilir... lafın özü, sunucular canlı yayında çok dikkatli olmalıdır. 

Ülkemizde yapılan en büyük hatalardan biri de, polis karakolundan çıkarılan bir suçlu yada katil zanlısına kapıda bekleyen gazeteci ordusu tarafından yönetilen sorular... 'karınızı neden vurdunuz ?'... yada eşinizi neden bıçakladınız?... gibi saçma sapan sorular... yahu adam zaten mahvolmuş hayatı kaymış... elleri kelepçeli bir vaziyette karakoldan başka bir yere taşınırken zeten pisikolojik çöküntü içinde... üstelik suçlu mu, suçsuz mu henüz belli bile değil... siz ne hakla bu soruları yöneltebiliyorsunuz... suçu henüz kesinleşmeden bir vatandaşa böyle küstahça soru sormak hangi basın yayın okullarında öğretiliyor?... bu imaj zedelyci, onur kırıcı soruları henüz suçu belli olmayan bir sanığa yöneltirken bir kere o kişinin çocuklarının evde televizyon başında seyredebileceğini hiç hesaba katmıyor musunuz?... üstelik güvenlikten sorumlu devletin kurumları bile aynı hataları yapıyor... sebebi ne olursa olsun herhangi bir suç işlemekten sorumlu tutulan bir sanık henüz daha hakim karşısına çıkarılmadan hatta suçu sabitleşmeden, daha doğrusu hüküm giymediği sürece suçsuzdur... bu gelenek dünyanın bütün gelişmiş toplumlarında hep böyledir.

Avrupada bir kere sanığın kafasına maske geçirmeden kapıya asla çıkarmazlar... hele hele bizde olduğu gibi paldır küldür gazete ordusuna resim çektirmezler... özellikle sanığın soyadı basın yayın organlarından gizli tutulur... daha doğrusu sanığı koruma kanunları devreye girer... öyleya... siz sadece sanığı değil bütün sülaleyi ve aileyi zan altında bırakıyorsunuz... sanığın sadece isminin yada soyisminin ön harfleri basına dagıtılır... bizde bir bakıyorsunuz sanık daha mahkemeye çıkmadan linç edilmiş... bu insanlar yarın birgün cezasını çekip dışarı çıkınca nasıl topluma tekrar entegre olabilirler?... artık ne beklenir bu insandan... insanın ucuz, gurur ve bencilliğin son derece pahalı olduğu ülkemizde herşeyden evvel bunların düzeltilmesi lazımdır...  aileyi, bireyleri, hoşgörüyü, çocukları daha doğrusu hümanizmi esas almayan bir ülkenin televizyonlarında çağdaş uygarlıktan söz etmek doğru değildir. Bu nedenle Türkiye'de özümsenen bağımsız medya bir ütopya olamaz... yapılan kamuoyu araştırmaları da bunu açıkça ortaya koyuyor, sonuç itibarıyla toplumun önemli bir kesimi Türk medyasının ilkelliği konusunda hemfikir gibi gözüküyor. İşin ilginç tarafı, üreticisinden alıcısına kadar her iki tarafında gidişattan şikayetçi olmasına rağmen, fiili durumun değiştirilmesine dair ciddi bir girişim gündeme gelmiyor... bu kafalar değişmedikçe gelmeyecekte.      

                                                               Bu sitenin bütün hakları saklıdır © 2008 -2017 gezmek.org                                                                                                                    

 
to Top of Page