Home
Video
Uçak hobilerimiz
Müzik dinle
Eğlence ve Oyun
Çeşitli konular
Dünya
Türkiye
Türkiye gündemi
Siyasi ve Coğrafi
Katledilen Aydınlar
Türkiye Resimleri
Kaplıcalar
İstanbul
Ankara
Antalya
Alanya
Bodrum
Çeşme
Fethiye
Marmaris
Kuşadası
Eğirdir
Kayseri
Adana
İzmir
Bursa
Eskişehir
Konya
Sivas
Magazin
Ekonomi
Otomobiller
Toplum ve Yaşam
Kültür
Sanat
Bilim ve teknoloji
Site hakkında
Bize ulaşmak
Konuk defteri
   

Tony Blair ve Ahmet Sezer

 

George Bush ve Ahmet Sezer

NATO PKK terör örgütünü Türkiye'ye karşı kullanıyor...

Son dönemlerde PKK tarafından peş peşe gelen hain saldırılarla güneydoğu'da teröre yeniden ivme kazandırılmak isteniyor... Hatırlayacağınız gibi, cumhurbaşkanlığı seçim süreci devam ederken PKK terörü birden bire tırmandırılmıştı... hemen her gün hepimizi can evinden vuran haberlerle sarsılmıştı ülkemiz... iki ay içinde 100'e yakın şehit vermiştik. Batının emperyalist devletleri tarafından Türkiye'ye kurulan bu tuzak aslında, PKK terörünü kullanan "NATO kalıntıları"nın eseriydi...

Gabar'daki son saldırıyı da bu bağlamda düşünmek gerekir: Ankara'nın "Yeni Gidişatı"na karşı bu gidişatın Türkiye'ye kazandırmak istediklerine karşı bir operasyondur bu saldırılar... özellikle son PKK eylemleri; "Sivil Anayasa" yolundaki çok önemli adımlara, devletle milletin kucaklaşmasına karşı sıkılan kurşunlardır... Bakınız -Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları üç gün önce eşleriyle birlikte şehit aileleri ve Güneydoğu gazilerinin yakınlarıyla birlikte iftar yaptılar... O iftarda askerle millet gözyaşları içinde kucaklaştı. Devletle milletin barışması yolunda çok kıymetli yeni bir buluşmaydı; 4'cü Kolordu Komutanlığı Eşref Akıncı Kışlası"ndaki bu iftar yemeği... İşte son terörist saldırıyla bir anlamda bu kucaklaşmaya da ateş etmiş oldular...

Yaşadığımız bütün büyük acılara rağmen şu temel hususu asla unutmamamız gerekir: Türkiye'nin şu günlerde gittiği hayati yoldan geri döndürmek kesinlikle mümkün değildir... 25 yıllık PKK terörünün arkasındaki devasa yapılanmayı devreden çıkarmış bir Ankara var artık... dolayısıyla "NATO kalıntıları"nın kurduğu bu hain tuzakların da sonu yakın... her PKK saldırısında hemen "sınır ötesi harekat" tan söz ediliyor. Gazetelere de benzer manşetler atıldı: "Sınır aşılır bu hesap sorulur" diye... Ne var ki, topyekun sınır ötesi harekat bu sorunu çözmez. Asıl bela, asıl "üretim" içeride... O sistematik pislik temizlenmedikçe sınır ötesi operasyonlarla "kurgusal terörü" ortadan kaldırmak mümkün değildir...

ABD subaylarının askeri helikopterlerle düzenli olarak Kandil Dağı'na gidip teröristlerle toplantılar yaptığı yaklaşık bir ay önce İngiliz Daily Telegraph gazetesinde deşifre edilmişti... Temmuzun ortasında Abdullah Gül henüz Dışişleri Bakanı iken "PKK'ya giden Amerikan silahlarıyla ilgili olarak Pentagon'un soruşturma başlatmak zorunda kaldığından" söz etmişti... ardından da eklemişti: "ABD, PKK'ya silah vermişse ilişkilerimiz darmadağın olur. Türkiye'nin dostluğu kıymetlidir; ama düşmanlığı da çok tehlikelidir"... ağustos sonunda, Pentagon ABD silahlarının PKK'ya gittiğini itiraf etmişti. Temmuz başında ise PKK'nın Irak'taki kampından kaçarak Şırnak'ta teslim olan dört terörist ABD'nin Kandil'de PKK'ya silah verdiğini açıklamışlardı...

Bütün bu saydıklarımız PKK terörünün arkasında konulan malum sistematik desteğin kırıntı denilebilecek seviyedeki yansımaları... Kuzey Irak'taki ABD-PKK ilişkisinin izi sürüldüğünde asıl kumpasın topraklarımızın içinde icra edildiği ortaya çıkıyor. "Ankara'yı Kaybedenler"in Kalıntıları, PKK'yı kullanarak imza attıkları kanlı eylemlerle Türkiye'nin hazırlığını yaptığı yeni büyük adımları çelmelemeye çalışıyorlar... ama, başaramayacaklar.

AB’nin polis teşkilatı Europol raporunda PKK’nın Avrupa’daki eylemlerinin "düşük öneme sahip olduğu" ve bunların Avrupa Birliğinde tam olarak "terörist saldırı" sayılmadığı belirtildi. AVRUPA Birliği’nin polis teşkilatı Europol, "AB’de Terörizm Durumu ve Eğilimi 2009" başlığıyla yayınladığı raporda, AB’de etnik milliyetçi ve ayrılıkçı terörün radikal islamcı teröre göre daha baskın olduğunu vurguladı. Raporda PKK örgütüne de yer verildi ve AB’deki eylemlerin "düşük öneme sahip olduğu" için, bunların AB’de tam olarak "terörist saldırı" sayılmadığı yorumu yapıldı.

Tam 515 terörist saldırı,..

Merkezi Hollanda’nın Lahey kentinde bulunan AB polis teşkilat Europol’un, AB güvenlik birimlerinden gelen bilgiler doğrultusunda hazırladığı raporda, AB sınırları içindeki terör saldırılarının sayısının bir önceki yıla oranla düştüğü belirtilirken, aşırı sol eğilimli gruplarla anarşist saldırılarda artış olduğu vurgulandı. Rapora göre 2008 yılında AB ülkelerinde 515 engellenen yada engellenemeyen terör saldırısı düzenlendi. Raporda, 2008’de terörist şüphesiyle AB sınırları içinde tutuklanan kişilerin çoğunluğunun Kuzey Afrika, Pakistan, Afganistan ve Arap kökenli olduğu belirtildi.

Raporda, PKK’nın Kürtler’in yoğun yaşadığı AB ülkelerinde gösteri, yürüyüş, kültürel festival ve diğer kampanyalarla propoganda yaparak taraftar toplamaya çalıştığı belirtildi. Raporun "Etnik-milliyetçi ve Ayrılıkçı Terör" başlığında, Avusturya’da üç başarısız, iki de başarılı kundaklama eyleminin PKK’ya bağlandığı, bunlardan en az ikisinin doğrudan Türk hedeflerine yönelik olduğu belirtildi. PKK’nın, Kürt nüfusunun siyasi ve kültürel özerkliği için mücadele ettiği, bu durumun Avrupa ülkelerine "şiddete başvurmayan eylemler ve propaganda çalışması" olarak yansıdığı belirtildi.

2008 ekiminde Öcalan’ın avukatlarının, müvekkillerinin hapishanede kötü muameleye uğradığını açıklamasının ardından PKK’nın propaganda kanadının Avrupa’daki Kürtlerden protesto mitingleri düzenlemelerini istediğini belirtildi. Eylemler Türklere karşı gösteriler sırasında PKK üyesi sayılan kişiler yada sempatizanların kundakçılık, terörist saldırı, mala zarar ve çeşitli suçlar işlediği, bu eylemlerin temel olarak Türk hedeflerine karşı yapıldığı kaydedildi.

Batılı emperyalist devletlerin askeri paktı NATO, 28-29 Haziran'da İstanbul'da zirve düzenlemişti... şüphesiz bu bir araya geliş sıradan bir olay değildir... emperyalist güç merkezleri, kendilerini birinci derecede ilgilendiren konuyu ele almışlardır. Bu zirve, batı ülkeleri arasında rekabetin ve hegemonya mücadelesinin keskinleştiği bir dönemde yapılmaktadır. Zirvenin bu seferki resmi gündemi, NATO'nun Asya'da Genişlemesidir. ABD emperyalizmi, diğer üye ülkelere, NATO'nun Doğu Avrupa genişlemesinden sonra Asya Genişlemesini de kabul ettirmeye çalışmıştır. NATO'nun İstanbul zirvesi, yeni genişleme alanlarında Amerikan'nın jeopolitik çıkarlarının kabul ettirilmesi için düzenlenmiş bir toplantıdır. Bu toplantıda aynı zamanda, bu bölgelerde ve bugün için özellikle Ortadoğu'da emperyalizme karşı direnişin bastırılmasında NATO'nun katkısı da tartılmıştır.

NATO'nun Asya Genişlemesiyle Amerikan'nın "Büyük Ortadoğu Projesi" arasında doğrudan bağ vardır... 21ci yüzyıla hakim olma mücadelesinin Avrasya'ya hakim olma mücadelesi olduğunu bütün emperyalist rekabet merkezleri kabul etmekteler ve dünya hakimiyeti stratejilerini de buna göre belirlemişlerdir. Bu belirlemesine uygun olarak Amerikan emperyalizmi, doğrudan ve NATO vasıtasıyla Batı, Orta ve Doğu Avrupa'ya, Balkanlara yerleşti. Bunun ötesinde, Afganistan Savaşı vesilesiyle Kafkaslarda ve Orta Asya ülkelerinde üsler kurdu. Ama Avrasya'yı çevrelemek için Güneyde istediğine ulaşamadı.

Irak'ı işgal etti, ama amaçladığı baskıcı rejimini kuramadı. Irak direnişi ona yeni bir Vietnam sendromu yaşatıyor... bataklığa saplandığını gören Amerika, birtakım tavizlerle diğer emperyalist ülkeleri de direnişi kırmaya davet etmektedir. Bunun ötesinde dünya çapında terörizme karşı mücadele adı altında BOP diye tanımlanan, Pakistan-Hindistan'dan Cebeli Tarık Boğazına kadar uzanan alanı, kendi adına, kendi çıkarları için, NATO üyesi ülkelerin, öncelikle Fransa ve Almanya'nın onayını alarak, NATO'ya dayanarak kontrolü altına almaya çalışıyor. İstanbul'da bunun nasıl yapılacağı ve dünya kamuoyuna nasıl anlatılacağı konuşuldu.

Amerika ve Avrupa, rakiplerine ve dünya halklarına karşı güçlerini NATO adı altında bu bölgeye de serpiştirmek ve çıkarlarına karşı olan her hareketi anında bastırmak amacını gütmektedir. Amerikan emperyalizminin siyasi temsilcilerinin, 'NATO'nun geleceği Doğuda ve Güneydedir, daha doğrusu Büyük Ortadoğu'dadır, krizleri önlemektir, krizlere yanıt vermektir' açıklamaları sorunun ne olduğunu bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.

ABD'nin NATO nezdindeki büyükelçisi 19 Ekim 2003'de Prag'da yaptığı konuşmasında batı dünyasına karşı tehditlerin büyük bir kısmının kaynaklandığı yörenin Orta ve Güney Asya, Ortadoğu'nun bizzat kendisi ve Kuzey Afrika olduğunu açıklaması tesadüf değildir. Esas talep şudur: NATO, bu alanda emperyalizmin ve özellikle de Amerikan emperyalizminin çıkarlarına ters düşen her gelişmeyi, "ortaya çıkmış bir çarpışma" adı altında, "bir rehine kurtarma" bahanesiyle veya "barışı koruma operasyonu" adı altında bastırmak için yeniden örgütlendirilmeli ve konuşlandırılmalıdır.

NATO, dün olduğu gibi bugün de ABD'nin emperyalist politikasını hayata geçirmenin bir aracıdır... iki süper güç dünyada; Sosyal emperyalist Sovyetler Birliği'nin de var olduğu dönemde bu görevini yerine getirirken iç zorluklarla pek karşı karşıya kalmıyordu. Ama bugün, daha doğrusu Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra durum değişti ve NATO'nun Almanya ve Fransa gibi emperyalist üyeleri, Amerikan emperyalizmiyle AB şemsiyesi altında açıktan rekabet etmeye başladılar ve kendi emperyalist çıkarları doğrultusunda hareket edeceklerini ve ediyor olduklarını gösterdiler. Yani Amerikan emperyalizminin NATO'yu bir bütün olarak bu amacına koşması pek kolay olmayacak. Ama bu amacı doğrultusunda NATO üyesi ülkelerin çoğunluğunun onayını alacağından da şüphe edilmemeli.

Doğu Avrupa devletlerinin NATO'ya alınması, ABD ve AB arasındaki hegemonya mücadelesinin boyutlarını da su yüzüne çıkarmıştır. AB'nin, Doğu Avrupa devletlerini üye yapmasına ve ABD karşısında ekonomik gücünü büyütmesine karşılık olarak ABD de, bu devletleri NATO üyesi yaparak askeri açıdan rekabet üstünlüğünü elde tutmaya çalışmıştır. NATO'nun İstanbul toplantısında bu çelişki de kendisini bir biçimde yansıtmıştır.

Irak savaşı, emperyalist barbarlıktan, işkenceden, işgalden, sömürgecilikten, talandan başka bir şey olmadığını göstermektedir. Emperyalizm, nereye gitmişse, nereye müdahale etmişse bunları götürmüş ve yerli işbirlikçileriyle birlikte yaşama geçirmiştir. Ve emperyalizm hiçbir yerden kendi isteği ile çıkmamıştır, ancak kovulması gerekmiştir ve kovulmuştur.

Amerikaya uşaklık yapan militarist örgüt NATO, dünya müslüman halklarını tehdit eden bir savaş makinesidir. O, özellikle ülkemizde işçi sınıfını ebediyen milliyetçi ve cumhuriyet fikri ve mücadelesinden vazgeçirmeyi hedeflemektedir. Bunun için de başta Cumhuriyet'çi, aynı zamanda, ilerici sınıfın öncü ve örgütlü güçleri her zaman NATO'nun hedefi olmuştur. İstanbul'da 28-29 Haziran'da yapılan NATO zirvesine ev sahipliği yapan Türkiye devleti, ABD ve NATO'nun militarist şemsiyesi altında bölgesel güç olarak kabul görmesi hevesiyle, Irak'taki işgal ve barbarlığa ortak olmaya zorlanmıştır. Böylece batılı güçler orta doğuda kendilerine bir rol biçmeye çalışıyorlar... PKK terör örgütünü deTürkiye'ye karşı kullanmak istiyorlar.

Murat Karayılan: Artık kürt devleti istemiyoruz... pkk 'bölücü' değil.

Kuzey Irak izlenimlerini yazı dizisi haline getiren Milliyet gazetesi yazarı Hasan Cemal, PKK'nın şu anki başı terörist Murat Karayılan ile Kandil'de yaptığı görüşmeden bazı bölümler:

Murat Karayılan, pkk’daki değişimi şöyle anlatıyor... "pkk eskiye göre daha makul bir çizgide... örneğin evvelce bağımsız kürt devleti isterdi, bu geçmişte kaldı, yani artık ‘bölücü’ değil, kürtlerin Türkiye cumhuriyeti sınırları içinde eşit ve özgür olarak yaşamalarını istiyoruz, şunu belirtmek isterimki bu bir taktik değildir... bölücülüğü, yani bağımsız devleti dışlayan süreç 1993’te başladı, 1999’da imralı ile başladı, pradigma değişti" sözleriyle açıklıyor... pkk’nın bir numarası Murat Karayılan‘la geçen cumartesi günü kuzey Irak kandil dağı’nın eteklerindeki iki odalı, basık tavanlı, kerpiçten bir köy evinde yaptığım dört saatlik görüşmede, bir konuyu sürekli olarak sohbet gündeminde tutmaya çalıştım:

- pkk’nın silah bırakması... pkk’nın dağdan inmesi...

Bir ara şöyle dedi Karayılan: "Bakın, biz aklımızı yitirdiğimiz için çıkmadık dağa, kimilerinin dediği gibi piknik yapmak için de dağda değiliz."pkk’nın dağdan inmesi söz konusu edilince, Karayılan’ın yüzüne müstehzi bir gülümseme yayılıyor, bunun öyle söylendiği gibi kolay olmadığını, bu aşamaya gelinceye kadar yapılması gereken başka işler olduğunu anlatan bir yüz ifadesi bu aynı zamanda...sıkıştırınca da şu tepkiyi verdi:"pkk silah bıraksın söylemi havaya, yani boşa sıkılmış bir kurşundur... bıraksın da nereye bıraksın?.. nasıl bıraksın?.. kime bıraksın? zemini nedir silah bırakmanın?.. silah bıraksın demenin bir anlamı yok... önce oturalım, konuşalım..."

Daha makul bir çizgideyiz.... Murat Karayılan’a göre, pkk’ya ‘terör örgütü’ demekle bir yere gitmek olanaksız. pkk’nın aynı zamanda kürtlerin özlemlerini yansıttığını, bu nedenle desteğini aldığını söylüyor... ve hep şunu ekliyor:.. "pkk eski pkk değil artık." değişim nedir sorusuna ise özet olarak şu yanıtı veriyor: "pkk eskiye göre daha makul bir çizgide... örneğin evvelce bağımsız kürt devleti isterdi... bu geçmişte kaldı... yani artık ‘bölücü’ değil... kürtlerin Türkiye cumhuriyeti sınırları içinde eşit ve özgür olarak yaşamalarını istiyoruz... şunu belirtmek isterimki... bu bir taktik değildir... bölücülüğü, yani bağımsız devleti dışlayan süreç 1993’de başladı, 1999’da imralı, (öcalan’ın yakalanıp ömür boyu hapse mahkum edildiği yıl) ile başladı... paradigma değişti.""nasıl değişti?"-"bakın biz artık ‘demokratik özerk kürdistan’ diyoruz... bu özerklikten kasıt, federasyon değildir, sınırların yeniden çizilmesi değildir, devletin üniter yapısını da bozmayan bir çözümdür... mahalli idareler kanunu değişir, yerel yönetimler güçlendirilir."

- Bizim yaptığımız olumsuzluklar da var’... Murat Karayılan bunları belirttikten sonra, bir noktayı yine vurguladı:"ilk önce silahlar susmalı..!"-"sonra?"-"sonra sıra, kürt kimliğiyle ilgili kültürel haklara, (burada bir anayasa değişikliğine işaret etmiş oluyor) ve kimilerinin af olarak anladığı ‘toplumsal uzlaşma projesi’ne gelir... bu iki taraflı bir konu... bir tarafta silahlı isyanlar yapılmış... diğer tarafta inkar politikaları izlenmiş... bunların tahribatları yaşanmış... kürtlere karşı, bize karşı 17 bin küsur faili meçhul cinayet var... evet, bizim yaptığımız bazı olumsuzluklar da var... onun için bu toplumsal uzlaşma projesi diyoruz, bu karşılıklı, iki taraflı bir şey, bu proje karşılıklı olarak birbirini affetmektir, gönüllü birlikteliği yansıtacak yeni bir anayasada uzlaşmaktır."şunu ekliyor Murat Karayılan:

- "bütün dileğimiz, kürtlerin kendi kültürlerini özgürce yaşamalarıdır."‘kürt konferansı çözüm zemini oluşturabilir’... dikkatimi çekiyor... kandil dağı’nın eteklerindeki köy evinin basık tavanlı odasında Murat Karayılan’la ben konuşurken, beş kişilik pkk başkanlık konseyi’nin iki üyesi Bozan Tekin’le Sozdar Avesta hiç söze girmiyorlar.

- pkk’nın dağdan inmesi, silah bırakması konusunu bir kez daha açıyorum, bu defa kürt konferansı bağlamında.- özetle şunu söylüyorum: "erbil’de bütün ülkelerdeki kürtler için bir pan-kürt konferansı toplanacak ve pkk’ya silah bırakma çağrısı yapılacak; senaryo önceden öyle ayarlanacak ki, pkk da silah bırakma sürecine girecek, böyle bir beklenti yaratıldı, ama sonra konferans sonbahara kaldı, siz mi, pkk mı neden oldu buna?"... kürt konferansı’yla ilgili böyle bir beklentinin yaratıldığına katılıyor Murat Karayılan.

Bu konuda Irak cumhurbaşkanı ve kürt lideri Celal Talabani’nin oynadığı role gülerek, biraz da alaylı bir dille değiniyor, ama aynı zamanda kürt konferansı’nı önemsediğini belirtirken konuyu şöyle özetliyor: "konferans fikri başlangıçta bizim fikrimizdi, ama en sonuncu girişim bize ait değildi, doğru yaklaşılırsa bir çözüm zemini yaratabilir bu konferans, ancak şu da bir gerçek: böyle bir kürt konferansı’ndan ‘pkk silah bıraksın..!’ anlamı çıkmaz.

"Özal kürt sorununa kafa yorardı’... pkk’nın bir numarası Karayılan’ın kafasında bir soru var: yeniden 1990’ların ilk yarısına mı dönülecek?... özellikle 1994’e... güneydoğu’da yangının birden bire parladığı döneme... soruyor Karayılan:-"hükümet, 1990’ların başındaki gibi yine her şeyi askere mi havale edecek?"... bunun yanıtı arıyor Karayılan... özetle şunları söyledi: "1993’de özal öldü ve bir barış fırsatı kaçırıldı... özal, kürt sorununu görebilen ve onu çözmek için ciddi biçimde kafa yoran bir liderdi... 1993’de özal öldü ve 1994 hakikaten korkunç geldi, (öcalan gibi Karayılan da kürt sorunu konusunda Turgut özal’a son derece olumlu bir yer biçiyor )... yeniden 1994’ü andıran bir saldırı mı geliyor?... bir şeyler hissediyoruz ama emin değiliz. Erdoğan hükümeti sorunu askere havale eder ve bir kez daha kan gölü yaşanır mı?... siz ne düşünüyorsunuz?"

Demek asker de bekleyebiliyormuş... ’Murat Karayılan, 29 mart sonrası dönemi okumaya çalışıyor.seçimlerde, DTP oylarının düşmesini öngören bir senaryo yazıldığını, Tayyip Erdoğan’ın buna çok angaje olduğunu ve kendine fazla güvendiğini, ancak sonunda hayal kırıklığına uğradığını, çünkü DTP’nin yerel seçimlerden oylarını da, belediye başkanlıklarını da arttırarak çıktığını anlatıyor. Bu senaryoda askerin rolüne de üstü örtülü biçimde işaret ederken şöyle diyor: "29 mart öncesinde bir tasfiye senaryosu yazıldı. DTP oylarının düşmesine dayalı bir senaryo... ama gerçekleşmedi, 25 yılın en sakin kışını yaşadık, 29 mart’a kadar bekledi askeri, demek asker de bekleyebiliyormuş, (bu cümleyi biraz da alaylı bir dille söyledi ) asker neden üzerimize gelmedi seçim döneminde?... ama bundan yine de umutlandık biz... bazı çözüm emareleri gözüktü... ordunun da yer aldığı yeni bir aşama olabilir diye düşündük... ama olmadı, seçimlerin hemen ertesi günü, 30 mart’ta başladı asker, öyle büyük çapta olmasa da... 14 nisan’da ise bu kez DTP’yi hedef alan operasyon için düğmeye basıldı... oysa seçim sonuçları bizi barış ve demokrasi adına umutlandırdı."

2005’teki başbakan Erdoğan nerede?’Karayılan, dört saatlik sohbetimiz sırasında sözü bir kaç kez başbakan Erdoğan’a getirdi... Erdoğan’ın 2005 yılının ağustos ayında, Diyarbakır’da yaptığı konuşmaya değindi. O konuşmasında Erdoğan, "kürt sorunu bizim de sorunumuzdur, bu konuda devletin de hataları olmuştur, bunlar düzeltilir" demişti, pkk’nın bir numarası, Erdoğan’ın bu konuşmasından bugüne bir şey kalmadığına birkaç kez şöyle bir değinirken, sözü hep aynı noktaya getirdi:- siyasi irade boşluğu... şöyle dedi karayılan:- iyimser olamıyorum, en başta siyasi bir irade yok kürt sorunu konusunda, bu irade yokluğu çok ciddi bir sorun, bugün artık generaller de farklı bir şeyler söylemeye başladılar, ama siyasi irade nerede?... 2005’de o sözleri söyleyen başbakan nerede? 1994’de istanbul büyükşehir belediye başkanı iken, üstüne vazife de değilken, kürt raporu hazırlayarak partisinin liderine veren Erdoğan bugün nerede?"

Silahlı mücadele artık meşru savunma çizgisinde’... Karayılan, "pkk eski pkk değil" temasına geliyor bir kez daha... yine pkk’nın değiştiğini anlatmaya çalışıyor... basına açık olduklarını, "gelip bizi bizden öğrensinler" diyor, mücadele yöntemlerinin değişmeye başladığını belirtiyor.- özetle şunları söylüyor: "biz on yıl önceki pkk değiliz, silahlı mücadeleyi de klasik yöntemlerle yapmıyoruz artık, meşru savunma çizgisi temelinde çalışıyoruz, kitle faaliyetlerine, sivil itaatsizliğe, siyasal çalışmaya ağırlık veriyoruz, ama bu arada 6-7 bin silahlı insanı ne yapacaksınız?... onlar bir yerde kazanımların, meşru savunmanın güvencesi... biz insan ölümünü istemiyoruz, son dört yıldır sınırlı bir savaş içindeyiz, 1993, 1994’deki gibi değil, kırsal alanda, üstüne gelirse kendini savunursun.

"Dershanedeki patlama da kontrol dışı oldu’... sonra da şunu ekliyor: "yeni dönemde, 29 mart seçimleri sonrasında, yeniden bir savaş dayatılırsa... bunu düşünmek bile istemiyoruz, böyle bir dayatma halinde, 1990’ların ilk yarısındakini aşar, çok daha şiddetli olur, iki taraf açısından da, biz bunu istemeyiz, ama buna da hazırlıklıyız, istenmeyen sonuçlar çıkabilir... biz kontrol dışı bir şey yapmayız, masum insanlara, sivillere zarar veren, meşru savunma dışındaki askeri eylemler terör sınıfına girer."

Karayılan, bu çerçevede sözü Diyarbakır’da dershane önünde yaşanan o korkunç patlamaya, terör eylemine getirerek şöyle söylüyor: "çok yanlıştır, biz de tasvip etmedik, kontrolümüz dışında oldu."... pkk’nın bir numarası Karayılan, obama Amerika’sı ve ab’ye ilişkin neler düşünüyor?... fethullahçılar hakkındaki görüşleri nedir?... pkk önkoşulsuz silah bırakabilir mi?.. iran ve hizbullah... Karayılan’ın hükümete son çağrısı nedir?...

Milliyet gazetesi yazarı Hasan Cemal, bir başka gün PKK'nın şu anki başı terörist Murat Karayılan ile Kandil'de yaptığı görüşmenin ikinci bölümünü yazdı... Hasan Cemal 'Karayılan: Barış umudumuz var' başlıklı yazısında, Karayılan ile görüşmesinin ayrıntıları anlattı.. işte Cemal'in ikinci yazısı...

PKK'nın bir numarası Murat Karayılan, 'Öncelik silahların susmasıdır, kimse kimseye saldırmasın. Bu işi kendi aramızda konuşmaya başlayalım önce... Silahla değil, diyalogla işe başlayalım' diye konuşuyor... Diyalog için gerekirse akil adamlardan oluşan bir mekanizma öneren Karayılan, 'Önemli bir eşikteyiz... 1993'te de barış fırsatı vardı, kaçtı. Bu defa da kaçmasın... artık kan dökülsün istemiyoruz" diyor.

KANDİL DAĞI, KUZEY IRAK

PKK uzun yıllardır Kandil Dağı'ndan yönetiliyor... "Önderlik makamı İmralı'dır" diyorlar, ama bugün PKK'nın bir numarası Kandil'de, dağda yaşayan Murat Karayılan ne diyor..?

Geçen cumartesi günü Kandil Dağı'nın eteklerindeki iki odalı ve basık tavanlı kerpiçten bir köy evinde Murat Karayılan'la dört saat konuştum. Bulunduğumuz yer bir PKK üssü değildi ama onların deyişiyle 'PKK bölgesi'ydi. Zaten böyle olduğu, dağların ve harikulade manzaraların arasından buluşma noktamıza doğru gelirken, etrafta gördüğümüz kadınlı erkekli, omuzları silahlı PKK'lılardan anlaşılıyordu. Murat Karayılan, PKK'nın beş kişilik Başkanlık Konseyi'nden iki başkan yardımcısıyla birlikte gelmişti.

Bozan Tekin Şanlıurfa Bozovalıydı. 1980 ile 2000 arasında 20 yıl hapis yattıktan sonra dağa çıkmıştı. Öteki Başkan Yardımcısı, gerçek adı Nuriye Kesbir olan Sozdar Avesta'ydı. Hollanda'da yaşarken yargılanmış, Türkiye'ye iadesi gündemdeyken kaçmış, Kandil'e, dağa çıkmıştı. Murat Karayılan'ın yanındaki üçüncü kişi Ahmet Deniz, PKK'nın medya ve sivil kuruluşlarla ilişkilerinden sorumluydu.

6 SAATLİK YOLCULUK Kandil yolculuğumuz cumartesi sabahı saat 6'da Erbil'den başladı. Üç araba değiştirdik. Kandil'deki köy evine vardığımızda saat 12'ydi. Önce Azad'ın kullandığı kendi taksimizle, İran sınırına yakın Renya'ya geldik. Yanımda, bu coğrafyada, Güneydoğu'da yıllardır kim bilir kaç kez birlikte dolaştığım gazetemizin Ankara bürosundan Namık Durukan vardı. Renya'da araç değiştirdik. Dağlara vurduk. Heyecan başladı. Olayın kendi gerilimi... Aynı zamanda nefes kesen doğa güzellikleriyle, kaya diplerinden fışkıran turuncu renkli ters laleler, kıpkırmızı gelincikler, ceviz ağaçları, nar ağaçlarıyla... Ve dipsiz kuyu gibi uçurumlarıyla bir yolculuk... Japon yapımı kaçakçı cipiyle bir tarafı uçuruma açılan daracık, taşlı toprak yollardan dağa tırmanırken, dağdan inerken öyle anlar oldu ki yüreğim ağzıma geldi.

SİLAHLI PKK'LILAR BEKLİYOR

Tıpkı 1994'te, yine Kandil'de, İran sınırına bitişik Zeli kampına sığınmış PKK'lılarla görüşmek için fırtınalı, berbat bir sonbahar günü yaptığım seyahatta, veyahut 1993 yılı nisan ayında Lübnan'ın Bekaa Vadisi'nde, Suriye kontrolündeki Bar İliyas kasabasında Abdullah Öcalan'la geçirdiğim 24 saatte olduğu gibi... Öyledir, bazen adrenalin yüklemesine ihtiyaç duyar gazeteci milleti..

Fotoğraf çekmek yasak !.. Kayalıkların arasından gürül gürül akan suları aracımızla iki kez geçtik. Silahlı PKK'lılar durduruyor. Araç değiştirdikten sonra yine yola koyuluyoruz. Bu kez bir köy evinin önünde ihtiyaç molası. Cep telefonlarımızı kapatıp evde bıraktık, sonra yeniden yola devam... Altı saat geçiyor. Cumartesi günü saat 12'de Murat Karayılan bizi köy evinin önünde karşılıyor. Karayılan, "PKK kırsalına galiba bu ilk gelişiniz" dedi.

Zeli'yi, Bekaa'da Öcalan'la görüşmemi saymazsak öyleydi. Hakkâri tarafını, Yüksekova'yı ilk gördüğümde de, barış gelse bu coğrafya tek başına turizm geliriyle kalkınır diye düşünmüştüm. Şöyle dedim Murat Karayılan'a: "Gazeteci kimliğimle buradayım. Türkiye'den herhangi bir yerden, herhangi bir mesaj vesaire getirmiyorum. Aklınıza böyle bir şey gelmesin. Bir gazeteci olarak PKK yönetiminin ne düşündüğünü öğrenmeye geldim." Şunu da ekledim: "Bu görüşme lütfen kamerayla da kaydedilmesin. Biz gazeteci milleti haber konusu olmak yerine, haber yaparız." Karayılan: "Sadece arşivimiz için beş on dakikalık görüntülü kayıt yapacağız." Onlar kendi teyplerini, Namık bizim teybimizi muşamba kaplı masanın üstüne koyup sohbeti başlattık. Murat Karayılan'ın ilk sözü: "Propaganda amacımız yoktur. Bir barış umudumuz vardır. Bu nedenle görüşmeye karar verdik sizinle..."

OLUMLU MESAJLAR

Karayılan olumlu mesajlar verdi. Negatif değil pozitif konuştu. "Öncelik, silahların susmasıdır, kimse kimseye saldırmasın" dedi. Diyalog için somut bir mekanizma önerirken şöyle dedi: "Önemli bir eşikteyiz!" 1993'te de, o tarihte ilan edilen ateşkesle de 'büyük bir barış fırsatı' ele geçirildiğini belirtti. Ancak 'siyasal irade boşluğu' olduğu için ve sorun zamanın hükümeti tarafından tümüyle askere havale edildiği için, bu fırsatın heba edildiğini söyledikten sonra şöyle dedi: "Barış fırsatı bu defa kaçmasın." Ekledi: "Artık kan dökülsün istemiyoruz. Çünkü yıllar geçer yine aynı noktaya geliriz. Kan kaybeder Türkiye. Askeri yöntemlerle PKK bitirilemez; 25 yıl denendi bu ama olmadı." Ateşkesin 1 Haziran sonrasında, yine tek taraflı olarak uzayıp uzamayacağı konusunda herhangi bir şey söylemeyen Karayılan şöyle dedi: "Öncelik, silahların susmasıdır." "Yani silah bırakma değil mi?" Karayılan: "Silah bırakma sonraki aşama... Önce silahların susması gerekiyor. Kimse kimseye saldırmasın. Bu işi kendi aramızda konuşmaya başlayalım önce... Silahla değil, diyalogla işe başlayalım, biz bize konuşalım." Araya giriyorum: "Nasıl olacak bu?.. Bir yanda devlet, bir yanda PKK mı?... Bu olacak iş mi?"

AKİL ADAMLAR MEKANİZMASI TEKLİFİ Karayılan'ın mekanizması şöyle: "İlk adımda silahlar susacak... Sonra diyalog başlayacak... Diyalog yeri İmralı'dır... Kabul edilmiyorsa, diyalog yeri biziz... Bizi de kabul etmiyorsa, siyasal olarak seçilmiş iradedir, (burada DTP'nin adını zikretmiyor, ama ben belirtince başıyla onaylıyor )... Bu da olmuyorsa, o zaman ortak bir komisyon kurulur bir yerde, akil adamlar bir araya gelir. Örneğin İlter Türkmen, (eski Dışişleri Bakanı ve Büyükelçi) gibi, sizin gibi insanlar toplanır, böyle bir mekanizma harekete geçer, çalışmaya başlar... Böyle bir mekanizma muhatap alınır diyalog için devlet tarafından..." Ekliyor Murat Karayılan: "Neden olmasın, niçin böyle bir mekanizma oluşturulmasın ki?.." Neden oluşturulmasın diye sorunca, Karayılan da soruyor: "Siyasi irade mi yok?.. Boşluk siyasal alanda mı? Akla takılıyor,.. 2005'teki Başbakan nerede diye..."

10 ŞEHİTTEN BİZ DE ÜZGÜNÜZ

Şunu sordum Karayılan'a: "Tek taraflı ateşkes, eylemsizlik dediniz, bunu 1 Haziran'a kadar uzattığınızı açıkladınız. Peki bu arada Diyarbakır ve Hakkâri'de 10 askerin şehit olmasına yol açan son PKK saldırıları neydi?" İlk tepkisi şu oldu: "Bundan biz de üzgünüz."... Şöyle devam etti Karayılan: "Merkezden planlı bir şey değildi bu, yerel düzeyde, sahada kendi inisiyatifleriyle alınmış bir karardı. Askerin araziye çıktığını görüyor, bir operasyonla üzerine gelindiği hissiyatına kapılıyor ve kendini korumak için tedbir alıyor, mayın döşüyor. Biz de üzgünüz."

Hasan Cemal, bir başka tarihte kuzey Irak'a giderek Osman Öcalan'la görüştü. Öcalan, "Dağdan inme zamanı" diye başladı ve ilginç açıklamalarda bulundu. Osman Öcalan: Artık dağdan inme zamanı...

Osman Öcalan da Kürt sorunuyla silah ve şiddet arasındaki bağın koparılmasından yana... Ama diyor ki: "İşin püf noktası aftır. Ayrım yapmadan ilan edilecek bir af... Deniyor ki, 200-250 kişi, lider kadrosu dışındakileri bırakalım. Olmaz... Ancak yüzde 1-2 çıkar, lideri, lider kadrosunu dinlemeyen. Diğerleri yine dağda kalır, inmez..."

KÖYSANCAK, Kuzey Irak... Yıllar çabuk geçiyor, 1994 olmalı. Yine aynı yoldan, Madam Mitterrand adını taşıyan bu caddeden geçerek Heybe Sultan Dağı’na doğru vurmuştuk kendimizi. Biraz yukarısında iki taraf da İran sınırına gidiyordu. Sol taraf Kandil. PKK’nın üslendiği dağlar... Biz o tarihte sağa kıvrılmış, PKK’lıların 1992 sonrasında sığındığı Zeli Kampı’na gitmiştik. Yağmurlu, fırtınalı berbat bir havaydı. Kaçakçı arabalarının bir zincirin halkaları gibi yavaş yavaş indiği dağa yılan gibi kıvrıla kıvrıla tırmanmıştık, "Allah akıl versin" diyerek... Dün sabah hava çok güzeldi. Her yanda bahar patlamıştı.

Cumaydı, yani tatil günüydü. 1 Mayıs’a da rastladığı için aileler çoluk çocuk kırlara yayılmış, piknik yapıyorlardı. Köysancak, Celal Talabani’nin memleketi. Şimdi Irak Cumhurbaşkanı olanı Kürt lider burada doğmuş, büyümüş. Talabani’nin memleketine yaptırdığı Köysancak Üniversitesi’nin yanından geçiyoruz. Sokağın başında bizi bekleyen aracı takip ederek Osman Öcalan’ın duvarla çevrili, bahçe içindeki küçük evine varıyoruz. Ayakkabıları çıkarıp öyle giriyoruz salona. Televizyon açık. CNN Türk ekranında Taksim’den 1 Mayıs görüntüleri... Futbol muhabbeti başlatıyorum. Abdullah Öcalan’la da böyle yapmıştım, 1993 yılı nisan ayında Bekaa Vadisi’nde, Bar Elias’ta bütün gece süren sohbetimizde...

Osman Öcalan da Galatasaraylı. "Çocuklukta ağabeyinin etkisi mi?.." "Ondan değil. Kürtler arasında Galatasaray’ın en çok tutulmasının nedeni renkleri... Sarı-kırmızı forma, saha da yeşil. Kürt renkleri değil mi, sarı, kırmızı, yeşil..." 1958 doğumlu Osman Öcalan. İki erkek çocuğu, Felat’la Fırat, ortalıkta atom çekirge gibi koşturuyor. Biri dört, biri iki buçuk yaşında. "Çok geç baba olmuşsun." Gülüyor: "PKK’da evlenmek büyük suç ve günahtır... 2003’te PKK’dan koptum. Evlilik ve çocuk sonra geldi." Soruyorum: "Kopuş nasıl oldu PKK’dan?" ‘Üç nedenle PKK’dan koptum’ Tane tane, noktasıyla virgülüyle konuşuyor ve gayet iyi özetliyor:

"Üç nedenle... Birincisi, PKK’nın artık ABD ile AB’nin dostluğunu kazanması gerektiğini savundum. İran ve Suriye’ye mesafe konmasından yanaydım. İkinci olarak, genel Kürt siyasal hareketi içinde Barzani’nin KDP’si ve Talabani’nin KYP’si ile çatışma değil, uzlaşma aranması gerektiğini düşünüyordum. Son olarak da evlenme, özel mülkiyet gibi bireysel hakların PKK içinde de kabul edilmesini istiyordum." "Bu noktaya ne zaman geldin?"... "1991 yılında diyebilirim. Ama örgütün gündemine 1993’te getirdim." "Ne oldu?"... "Kıyamet koptu. Haindir, satılmıştır, Amerikan ajanıdır, KDP ve KYP ajanıdır." Karar, ‘şartlı idam.’ Üç yıl hapis... Üç yıl boyunca eğer görüşlerinde ısrar etmez, görüşlerini yaymaya kalkışmazsa, darağacından kurtulacaktı. Nitekim, 1997’de hakkındaki idam cezası kaldırılır, Osman Öcalan tekrar PKK’nın zirvesine döner, yine kafasındaki ‘reform’ düşüncesiyle birlikte...

1999’da Apo yakalanır, PKK’da İmralı süreci başlar, 1999 ile 2003 arasında. Osman Öcalan bu süreçte örgütü fiilen yöneten adamdır. Anlatıyor: "İmralı sürecinde de savaş sürecinin bitmesinden yanaydım. Savaş değil siyaset diyordum yine... PKK dağ kadrosundan 800 kişiyi sağlık sorunları, yaş sorunları, dağa intibak sorunları nedeniyle ‘sivilleştirelim, dağdan indirelim’ demiştim. Milis şeklinde halkın içine yerleştirilmelerini istemiştim. Apo ve kurucu üyeler o zaman bu teklifimi bile reddetmişlerdi, PKK’nın tasfiyesidir bu diyerek...Reform düşüncesi kabul görmedi."

‘PKK bitirilemez’ ..."PKK değişmez mi?" "Hayır değişmez. Bunu Türkiye’de en iyi devlet biliyor... Ayrıca, bugün Kürt siyasal ulusal birikiminin yüzde 95’i PKK’dan yanadır. Kürt halkı, bütün Kürtler biliyor, Kürtlerin haklarını sahneye çıkaran PKK’dır, lideri Apo’dur. Bunun içindir yüzde 95’lik bir destek... Bir gerçek daha var: PKK bitirilemez!... PKK’yı bu yıl bitireceğiz, gelecek yıl bitireceğiz gibi resmi söylemler de gerçeği yansıtmıyor." "Neden öyle?"... "PKK kendini üretebilen bir güçtür. Türkiye’de sıkıntı doğarsa İran’da, İran’da sıkıntı doğarsa Irak’ta, Irak’ta bir şey olursa Suriye’de, orası da olmazsa Avrupa’da kendine her zaman militan bulur, buluyor da. Ayrıca alanı da çok geniştir PKK’nın, Kürdistan’ın coğrafyası da dağlıktır."... "Ne olacak o zaman..?" "Evet, savaşın, silahın zamanı çoktan doldu. Artık dağdan inme zamanı..! PKK bu haliyle gidemez. Ancak, PKK’ya siyaseten bir alternatif oluşturulmadığı sürece de PKK tasfiye edilemez."

"Peki bu yol nasıl açılır?"... "Başlangıç noktası aftan geçiyor, başka yol yoktur. İşin püf noktası aftır. Ayrım yapmadan ilan edilecek bir af... Şimdi deniyor ki, 200-250 kişi, lider kadrosu dışındakileri bırakalım. Olmaz. Ancak yüzde 1-2 çıkar lideri, lider kadrosunu dinlemeyen. Diğerleri yine dağda kalır, inmez. Başlangıç noktası olarak af, işin püf noktasıdır. Ama Türkiye’de devlet buna direniyor."... Osman Öcalan’la sohbet uzun... Kürt sorunuyla silah ve şiddet arasındaki bağı koparmaktan yana Osman Öcalan. Türkiye’ye dönmek ve siyaset yapmak istiyor.

Hasan Cemal kimdir?

Yaptığı gazeteciliktir, gazeteci olarak Murat Karayılan ile görüşmesi bir gazetecilik başarısıdır... aslında bu açıdan eleştirilmesi manasızdır... Ancak, röportajı neredeyse pkk propogandası şeklinde sunması ayıptır... örneğin röportajda bir bölüm var, Karayılan dersane bombalaması için "kontrolümüz dışında oldu, biz de üzüldük" diyor... mayınlı saldırılar için "biz de üzgünüz, savunma refleksi" diyor. Hasan Cemal de bunları "Karayılan çözüm istiyor" diyerek gözümüze sokuyor, çünkü pkk hiç köy basmadı... pkk öğretmen öldürmedi... pkk otobüs taramadı... pkk sivillere hiç saldırmadı... şimdi Hasan Cemal bu adamların haberini değil, propogandasını yapıyor... yaptığı iş için değil, ama işi yapış şekliyle gittikçe batan bir adam Hasan Cemal.

Gazetecidir, gayet de gazeteci olarak davranmaktadır... katillerin, teröristlerin ve diğerlerinin neyi neden yaptığını duymamıza yardımcı olanlardandır... böylece olup bitenler hakkında biz sıradan insanlar bilgi sahibi olabiliyoruz, daha yüksek merciidekiler de birbirleriyle mesajlaşabiliyorlar... yoksa silahı olan ağzıyla değil de sadece silahıyla mı konuşmalıdır?... bir kere eyleme karar verdiyseniz gözü kapalı sadece öldürmeli, öldürmeli, öldürmeli misiniz?.. amacınız salt ülkeyi bölmek, devleti devirmek, daha fazla tüyü bitmemişleri ortadan kaldırmak mıdır?... sanki tüm bunlar sadece bilgisayar oyunlarında geçerli olabilir... hayat ise insanlarla doludur ve insanlar da katil olduklarında, bomba fırlattıklarında da insan kalmaktadırlar...

Dolayısıyla gazeteci de gidip onlarla konuşmalı, onların bakış açısını da vermeli, onların da insan olduğunu hatırlatmalıdır... kötülükleri yapanları insanlık dışına çıktılar diye tanımlamak çok daha büyük kötülükler getiriyor, çünkü bahsi geçen kötülükleri yapanların insan olduklarını unutmamıza yol açıyor... ondan sonra da yanıbaşımızdaki yeni katliamların nasıl gerçekleştiğini anlayamıyoruz, gerek terör eylemi olarak tanımlansın, gerekse münferit asayiş meselesi olarak, silahını konuşturanlar, içindeki katili devreye alanlar da insanlar işte... dolayısıyla gazeteci insana dair her haberin peşinde hakkıyla koşar.

Hasan Cemal, ittihat ve terakkinin önedrlerinden osmanlının dibini dinamitleyen.. ''halk için helaka ragmen'' felesefesi ile hareket edip bu felsefeyi hala günümüze kadar devam ettiren, Ermenilere yönelik tehciri (zorla göçü- rakka çölüne) Talat paşa ile planlayan, 90 bin Türk askerini kış şartlarında erzaksız gönderip şehit ettiren Enver, Talat ve Cemal paşa üçlüsünden biri olan Cemal paşanın torunudur. Terör örgütünün bir numaralı adamıyla yaptığı bu sözde röportajı bir şehit annesi ve ayağını, kolunu kaybetmiş bir gazi ile birlikte onların gözlerinin içine bakarak yapabilseydi buna gazetecilik başarısı derdim ve takdir ederdim ama yapılmadı... yapabilecek bir babayiğit henüz yok.

                                                                                                                                                     

to Top of Page